Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta Nikos Samson, adayı Yunanistan’a ilhak etmek için darbe yaptı. O sırada biz Balıkesir 9ncu Ana Jet Üs Komutanlığı’na intikal etmiş ve yeni pilot Teğmenlerin savaş pilotu eğitimlerine bu imtikal üssümüzde devam ediyorduk. Konya Hava Üssü’nün pisti bakıma alınmıştı.
Kıbrıs’ta durum ciddileşince, acilen Konya’ya intikal ettik. 18 Temmuz günü Konya meydanı ana pistine inişlerimizi gerçekleştirdik. Pistin tamiri acelece yapıldığından birçok eksiklik, aksaklık vardı. Kısaca tamir edilmekte olan bu bozuk pist yüzeyi nedeniyle emniyetli değildi. Pistin her iki ucundaki 1.000 feet’lik bölümde de seviye/kot farkı mevcuttu. Bu yüzden harekâtta emercensi pisti kullandık.
19 Temmuz akşamı brifingde ertesi gün harekâtın yapılacağı açıklandı. Üs dışına çıkışlar yasaklandı. Üs misafirhanesinde hazırlanan yerlerde yatıyorduk. Tabi rahat uyuyabildiğimizi söyleyemem. Hepimizde bir heyecan ve tedirginlik vardı. Harekâtın erteleneceği şüphesi ile geceyi geçirdik.
20 Temmuz günü uçuşa giderken savaşmak için yeterli eğitimimiz vardı. Ama bilfiil savaşı ilk olarak yaşayacaktık.
Kıbrıs Barış Harekât’ında, Kıbrıs’a denizden çıkarma ve havadan da indirme yapacak Kara Kuvvetleri birliklerine yakın hava destek görevi yapacak ilk uçacak üçlü kol olarak, Hasan Kale, Kemal Arığ ve Ben, üçlüsü olarak başlatmış olduk.
Silah yükümüz F-100’lerin alacağı maksimum yük olan 2 adet 500 libre’lik bomba, 38 adet 2.75 inch’lik roket ve 800 adet makineli top mermisiydi. Liderimiz Hasan Kale’yi takiben pistte yerlerimizi aldık. Ben 2 numaraydım. Lider kalkışa geçti ve pist bir anda toz duman içinde kaldı. Onun havalandığını görünce rahatladık. Daha önce dediğim gibi pist sonlarında aceleyle kapatılan yerler kalkışta kendini iyice belli ediyordu. Hasan Kale’nin o kalkışını görünce ben pistin ortasından değil de, hafif sağ yanına geçip uçağı öyle koşturdum.
İlk sortide sadece bizim üçlü kol ana pistten kalkış yaptı. Toz ve dumandan pist tam görünmüyordu. Verdiğimiz olumsuz rapor üzerine yapılan inceme sonrasında, ana pist tüm uçuşlara kapatıldı. Tüm operasyon ve diğer uçuşlar emercensi pistten yapıldı harekat boyunca.
Üç uçak Kıbrıs rotası çıkarma plajı üzerine planlı varış zamanı 06:00’da vardık. Sahaya vardığımızda çıkarma gemilerimiz Girne açıklarında çıkarma plajı istikametinde yol almaya devam ediyorlardı.
Lider, çıkarma gemilerinin birinde bulunan İHK Bnb. Necdet Karademir’e “Çıkarma birliklerinin bu saatte karaya çıkmaya başlamış olması gerekmiyor muydu, neden geciktiniz?” diye sordu. Çıkarma plajına henüz 15 deniz mili mesafedeydiler, yani sahile kapak atmalarına en az 1 saat vardı.
Aslında Deniz kuvvetleri Kıbrıs saatine göre zamanı ayarladığından bir saat gecikme ile sahile ulaştılar.
Çıkarma plajının yaklaşık 300- 400metre kadar açığında, Kocatepe ve Adatape muhripleri, çıkarma birliklerini çıkarma plajına yönlendirmek için yüzleri birbirlerine bakar olarak yaklaşık 200 metre aralıkla duruyorlardı. Çıkarma bölgesi üzerinde uçarken, aşağıda bir hareketlenme dikkatimi çekti. Bir hücumbot, çıkarma plajıyla muhriplerimiz arasında dönüp durmakta idi. Bnb. Karademir’e, “Plaj ile muhripler arasında bir hücumbot dolaşıyor, dost mu düşman mı”?” olduğunu sordum. “Dinlemede kalın” cevabı üzerine beklemeye başladık. Biraz sonra “Düşman olabilir, taarruz edin” talimatı verdi. Hasan Kale’nin “Ben dönüşteyim, müsait olan taarruz etsin” ikazı üzerine “Müsait pozisyondayım, hedefe roket taarruzu yapılacak” diyerek hücumbota taarruz pozisyonuna geçerek roketleri atışa hazır duruma getirip dalışa geçtim.
Atış yapmak için uçağı bir silah gibi hedefe yönlendirerek, kendiniz de o silahın bir parçası gibi entegre olarak kumanda ederesiniz. Reflektör önünüzdeki kanopi camına yansır ve o göstergeyi, silahı hedefe doğrultur gibi atış yapacağınız yere doğru yönlendirdiğinizde, gerçekte uçak da her yönüyle hedefe yönlenmiş olur. Süratinizi ve dalış açınızı, önceden hesapladığınız atış değerleri doğrultusunda atış anında istenen pozisyonda olacak bir planlamayla ayarlamış olmanız çok önemlidir.
Menzile girince, tıpkı fotoğraf çekerken makina titremesin diye deklanşöre yarım basma hassasiyetiyle lövyedeki butonu[1] hafifçe okşayıp yarım baslı tutmaya başladım. Atış esnasında lövyede en ufak bir ileri itiş olması halinde mühimmat hedefin ilerisini, az bir çekiş yapılır ise de gerisini vurur. Bundan dolayı lövye ne kadar dengeli ve yumuşak kullanılırsa atılacak mühimmat da hedefe o kadar düzgün gönderilerek isabet sağlanır.
Yüzde yüz atış kararlılığı ile hazırlıkları tamamlayarak hücumbota atış yapacağım noktaya varmıştım. Tam butona basıp roketleri ateşleyecek durumda, saniyeden de kısa bir anda, atıştan vazgeçip uçağı hücum dalışından çıkardım. Telsizden de “Düşman olabilir diye bir hedefe taarruz emri verilemez. Lütfen tam teşhis yaptıktan sonra emir verin. Ya düşman değilse? Zaten bu hücumbot nereye kaçabilir ki?” diye ikaz ettim. Tüm bunlar olurken atış butonuna basmaya hazır duran parmağımın yaşadığım stresten dolayı kasılıp kaldığını fark ettim..
Bnb. Karademir cevaben “Bekle” dedikten kısa bir süre sonra “Atış yapmayın, yedek hedefe gidin” diye talimatı verdi.
Bu hücumbota, verilen emir doğrultusunda kesinlikle atış yapmak üzere dalmıştım ama “Olabilir” ifadesi aklıma takılmış ki, yüzde yüz atış için odaklanmışken, bir anda atıştan vazgeçip dalıştan çıktım.
Bu çok kısa süren karar anını tam olarak açıklamakta hâlâ zorlanıyorum. Allah korudu dedikleri böyle bir durum olsa gerek. Atış yapmış olsaydım harekâtın daha ilk saatlerinde ve çıkarmaya başlanacağı o kritik durumda böyle bir facia tam bir felaket, fiyasko olacak ve günlerdir bu heyecanla hazırlanıp yollara düşen hücumbottaki vatan evlatları hayattan kopacak, ayrıca da çıkarma yapacak personelde moral diye bir şey kalmayacak, perişan olacaklardı.
Bu arada hücumbotta herhangi bir işaret, Türk bayrağı da yoktu. Veya ben göremedim.
NOT: Bu olaydan dört yıl sonra, İstanbul Harp Akademisi’nde hava-kara-deniz iş-birliği kursundayız. Doğal olarak en çok konuşulan konu da Kıbrıs Barış Harekâtı idi. Başımdan geçen bu olayı anlattım. O çıkarma plajı ile muhripler arasında mekik dokuyan hücumbotun, asıl görevinin ne olduğunu bir türlü öğrenemediğimi denizci arkadaşlara sordum. Kursiyer denizci bir Üsteğmen “Komutanım o gemi bizim Jandarma hücumbotuydu. İçinde de 49 SAS timi elemanıyla birlikte, biz gemi mürettebatı bulunuyorduk.
Hücumbot o sırada çıkarma plajında mayın taraması yapmakta idi” cevabı beni şok etmişti.
İlk kez bizim bir hücumbotumuzun orada olduğunu öğreniyordum. Ben o hücumbotu vursaydım, Deniz Kuvvetleri’nin bu seçkin birliği ve SAS timi elemanları ile birlikte yok olacaktı.
Yakın Hava desteği için en az bir sat beklememiz gerekeceğinden ve buna da yakıtımız yeterli olmadığı için yedek hedeflere taarruz edip Üssümüze döndük.
***
İnişten yaklaşık iki saat sonra, aynı ekip ikinci sortiye çıktık. Bu sefer uçaklara sadece makineli top mermisi yüklenmişti. Belki bomba ve roket mühimmatı sıkıntısı vardı ki sonrasında, mühimmatlarımızın kısıtlı olduğunu da öğrendik.
Girne üzerinde İHK ile temas kurduk. Bize Girne’nin doğusunda görebildiğimiz her hedefe taarruz etmemizi söyledi.
Araziyi göz ile tararken Beşparmak Dağları tepesinden, Güneydoğudan Kuzeybatıya, Girne tarafına doğru gelmekte olan 15 civarı askeri araç gördüm. Lefkoşa Meydanı’ndan Girne’ye kestirmeden giden dağ yolu üzerinde Girne istikametinde yaklaşıyorlardı. Patika yoldan çıkıp dağılarak arazide ilerlemeye devam ediyorlardı.
İHK ile temasa geçip bu araçlar hakkında bilgi verdim. İHK’nın “Girne’nin doğusundaki sinek dahi görseniz tümü düşman unsurlarıdır, taarruz serbest” ikazı ile araçlara dalarak ateşe başladık. Atış yapılan her araç adeta bomba gibi patlıyordu. Büyük bir ihtimalle mühimmat ve patlayıcı yüklüydüler.
Hedefleri vurup atışı bitirdiğimiz zaman Malatya ve Konya’nın iki F-100 kolu bizimle temasa geçip “Sahayı terk ederseniz biz de taarruz etmek istiyoruz” dediler.
Hedefleri imha etmiş ve görevi de tamamlamıştık ve bu nedenle de bölgeden ayrılıyorduk zaten.
Bu iki Kol’a Hedef kalmadığını ısrarlarla ikaz etmemize rağmen, bizim ayrılmamızın ardından her iki filo kolları sırayla bölgeye girip vurduğumuz hedeflere tekrardan ateş ettiler?
Mermilerimizin çoğunu harcamış olarak oradan ayrılarak tırmanışla Beşparmak Dağları’nın tepe kısmını da geçip hemen güneyinde hedef aramaya başladık. Diğer atış kolları dalıp çıkarken aynı yolun tepesine, güney eteklerinden yukarı çıkan bu yolda, 40-50 aracın birbirine yanaşmış bir şekilde adeta tampon tampona saklanmak için uzun bir araç kuyruğu yaparak dizilmiş olarak saklamakta olduğunu gördüm.
Hemen yeni hedefe dalışa geçerek ateşe başladım. Ne yazık ki çok az mermim kalmıştı ve etkili bir taarruz olmadı. Hasan Kale’ye sordum, o da mermisinin kalmadığını söyleyince Malatya ve Konya kollarına “Hemen ateşi kesin, güneyde birçok askeri araç var” dedim ama artık çok geçti. Onlar da tüm mermilerini bitirmişti, hem de boşu boşuna. Çok kıymetli bir fırsat hedefi onca uçak tarafından böyle kaçırılmış oldu.
Bu görevi kısaca analiz edersek: Bizim üçlü kol tüm mermilerini gerçek hedeflerde kullanmış, sonrasında İHK’nın görüş alanında olmayan ve görev sonrası güneye ayrılırken tesadüfen gördüğümüz ikinci ve çok daha büyük bu toplu hedefleri vuracak mühimmatımız kalmadığından, ayrıca da uçaklarımıza sadece makineli top mermileri yüklenmiş olduğundan, bu daha büyük ve tehlikeli hedefe taarruz edemedik.
Diğer iki kol (6 uçak), verdikleri karar doğrultusunda mermileri boşuna sarf ettiklerinden, sonuç olarak yaklaşık 40 araçtan fazla bir düşman gücüne taarruz edilemedi.
Aynı günün gecesi bu araçların düşman unsurlarınca başlatılan, Girne ve çevre alanları işgalinin birer unsuru oldukları, bertaraf edilmedikleri için de bizim Mücahit birlikleri ile çıkarma ve indirme birliklerindeki birçok askerimizin kaybına sebep olduklarını tahmin ediyorum. Bu kol liderlerinden biri, harekâttan sonra Kıbrıs’a giderek, vurduğumuz bu araçlar önünde çektirdiği fotoğrafla Hava Dergisinde “kahraman Yüzbaşı” olarak takdim edilmiştir.
Konya’ya dönünce uçaktan inip görev sonu raporumu verdim. Filo gazinosunda biraz dinlenmek üzere bir koltukta dinleniyorken, genç bir uçak bakım teknisyenimiz yanıma geldi. Yüzü bembeyazdı. “Yıldırım Üsteğmenim, …… numaralı F-100’le siz mi uçtunuz?” diye sordu. “Evet” dedim. “Uçağınıza üç mermi isabet etmiş” demesi üzerine uçak başına gittik. Meğer uçağım kanopi camından ve arka taraftan da isabet almıştı. Sağ ve sol kanatta da mermiler alttan delip geçmişti. O meşgale ve konsantrasyon şartlarında bunları hiç fark etmemiştim.
***
İkinci günün sabahı yaptığımız ilk sorti de gerçekten çok ilginçtir.
O dönem, yetersiz haberleşme nedeniyle anında değişen cephe şartlarının çok gecikmeli olarak komuta katına ulaşmakta idi. Kritik şartlar altında risk alıp doğru bir karar almak pilotlara kalıyordu.
İşin doğrusu; Girne’yi bombalama emri ile kalktığımız saatlerden yaklaşık 1,5-2 saat öncesinde Girne Kalesi Türk birlikleri ve Kıbrıs mücahitlerinin birlikte kahramanca mücadelesi sonucu Yunan ve Rum birliklerinden alınmıştı.
Lakin bu yeni durum Genelkurmay dahil, komuta katına henüz ulaştırılamamıştı.
Yani bize Girne Kalesini vurma emri verildiği saatlerde, henüz Konya’da bu vurma emrini aldığımız yani birliklerimiz Girne’yi almış ve içindeyken “gidip Girne’yi vurmamız emredilmişti”, ne yazık ki...
Ayrıca bir gün önceki Girne tarafına sızmaya çalışan düşman birlikleri ve araçları hakkında verdiğimiz rapor da, zamanında ulaştırılıp etkin olarak değerlendirilebilseydi muhtemelen düşmanın o gece yaptığı işgal hücumu daha başlamadan önlenmiş olabilirdi.
Hedefimiz Girne Kalesi idi. Hatta Harekât Komutanı uçak başına bizzat gelip “Girne, Rumlar tarafından gece işgal edilmiş, bu bombalarla Girne Kalesi’ni vuracaksınız” diye direk emir vermişti.
Uçaklarımızda 2 adet 500 libre’lik bomba ve 800 adet makineli top mermisi yüklüydü.
Girne üzerine vardığımızda henüz güneş doğmamıştı. İHK ile temas kurduk. Kendisine, bize verilen Girne’ye taarruz emrini bildirdik. Cevabı “Yunan Alayı ve Rumlar dün gece Girne’yi almıştı ama bizim kuvvetlerimiz aynı gece birkaç saat içinde düşmanı geri püskürttü. Şimdi Girne bizim kuvvetlerimiz elindedir, sakın taarruz etmeyin, katliam olur” diye ricalarda bulundu.
Birkaç konuşma ve parola teyidleri de alındıktan sonra İHK’nın verdiği bilgilerden tamamen ikna olup taarruz edilecek yeni düşman birliklerinin yerini sorduk. Gönyeli tarafına çekilmiş olduklarını ve oradaki birliklerimizle halȃ yoğun bir çatışmanın olduğu bilgisi verilerek Gönyeli bölgesindeki İHK’ya yönlendirildik. Gönyeli’deki İHK Süha Ergengil ile temas kurar kurmaz “Çok zor durumdayız, çabuk gelin, ağır ateş altındayız” diye çığlık atar gibi konuşmasını duyduk. Süha Ergengil’in verdiği talimata göre taarruza geçtik.
Taarruza başlamadan önce arkamızda patlayarak açılıp dağılan dumanları görünce Rumların yerden kesif/yoğun uçakasavar atışları altında olduğumuz anlaşıldı. Düşman top ve bataryalarına hücum için dalışa geçtiğimizde, rum bataryaları yerlerinin tespit edilmemesi için ateşi kesiyorlardı. Ama daha ilk uçaksavar ateşlerinde yerdeki uçaksavarlar atışlarını ve yerlerini net olarak görmüştük.
Tesbit ettiğimiz bu unsurlara da gecikmeden taarruza başladık. Hedefleri imha edinceye kadar bombalar dâhil tüm mühimmatımızı bu hedeflerde kullandık. Ama düşman kuvvetleri tahminlerin çok üzerinde kalabalık ve ağır silahlara sahipti. Geride hala birlikleri olduğu bilgisini alıp bunu komuta katına ileteceğimizi bildirerek bölgeden ayrıldık.
NOT: Uçuştan sonra, hayatımda ilk olarak gördüğüm o mermi izlernin çok çok yakınım(ımız)da meydana getirdiği tehlikeyi düşündüm, hiç bir arkadaşım da bunlardan hiç ama hiç çekinmemiş hatta o anda korku vs aklımızın köşesinden bile geçmemişti. Tek düşüncemiz, sadece bu taret ve topların tesbit ettiğimiz yerini kaybetmemeye odaklanmıştık.
Konya’ya indiğimizde bizi yine harekât komutanımız karşıladı ve ilk olarak “Ne yaptınız, vurdunuz mu Girne’yi” diye sordu. “Efendim böyle böyle oldu...” diye Lider anlatmaya başlayınca komutan çok fena sinirlendi. “Nasıl emrimi dinlemezsiniz, vatan hainleri, sizi divan-ı harbe vereceğim” gibi sözler söyleyip kovdu.
Üzüntüden başımızı öne eğip filoya gidip beklemeye başladık. Aradan yaklaşık 2-3 saat geçtikten sonra harekât komutanı filoya gelip, bu sefer güler bir yüzle bize teşekkür ederek sarılıp öptü. O stres yerine bir sevinç ve huzur sarmıştı komutanımızı.
Girne’nin birliklerimizce sabahın erken saatlerinde yeniden ele geçirildiğini ve bizim taarruz edeceğimiz zamanda Girne Kalesi’nin gerçekten de Türk birlilerinin eline geçmiş olduğu bilgilerini yeni öğrenmişti bütün komuta katı.
İlk günkü hücumbot taarruzundan sonra başıma gelen bu ikinci büyük şok oldu.
Çok şükür ki bu iki çok kritik durumu da en uygun kararları vererek atlatmış olduk.
***
Asıl büyük mağduriyetlerden biri de uçuşlardan ayrı olarak, temmuz sıcağında günleri uçuşta ve/veya uçak altında alarm durumunda geçen pilotları adeta mağdur durumda bırakan, özellikle de destek birliklerinin sorumsuz tutumları oldu.
1- Harekât başlamadan önce barış zamanında giydiğimiz turuncu renk uçuş kombinezonu/tulumu, koyu haki renkli olanıyla değiştirmek için Levazım Komutanı Albay’a gitmiştim.
Harekȃt alanında uçağınızın vurulması veya arızalanması durumunda yapılacak tek şey paraşütle atlamaktır. Fakat turuncu renk uçuş tulumuyla kaçma ve kurtulma şansımız pek olmayacaktır.
Bu müracatıma, Albay bana yeni uçuş tulumu veremeyeceğini söyleyerek adeta başından savdı.
Gerçekten çok şaşırmıştım.
Harbe gidiyorduk ve teçhizatımızın da savaş şartlarına uygun olması gerekiyordu. O zamanlar bu tulumlar ABD’den sayıyla geliyordu. Türkiye’de üretilemiyorlardı.
Başka çarem kalmayınca bir öğrencimin haki uçuş tulumunu kendisinden rica edip istemek mecburiyetinde kalmıştım.
Harekâta onun tulumuyla katıldım. Daha sonra kendisiyle hep şakalaştık: “Komutanım, benim tulum sayenizde gazi oldu” diyordu hep.
2- İkinci gün, birinci sortiden geldik ve ikinci sorti görevi için uçak altında verilecek emri beklerken Levazım’dan kumanya getirdiler. Yemekte zeytinyağlı sarma konservesi vardı. Kötü koktuğundan bozulmuş olacağından şüphelenip yemedim.
İzin isteyip filodan bir şeyler getirttim.
Kısa zaman sonra o zeytinyağlı sarmaları yiyen bütün pilotlar zehirlendi. Devre arkadaşım Yusuf Güngör’e uçuş yazmışlardı. Sağlam sportmen bir arkadaşımızdı. Fakat o gün beti-benzi solmuş, ayakta duracak bir halde bile değildi.
Filo Harekât Subayına Yusufa uçuş yazmayın, baksanıza haline” dedim. “Elimde pilot yok” diye cevapladı. “Kalkar kalmaz düşer, çakılır komutanım” dedim.
Tartışma uzayınca “Uçuş doktorunu çağırın, o karar versin” itirazıma bir şey diyemedi ve uçuş doktoru çağrıldı. Doktor, Yusuf’u muayene etti, tansiyonu felaket durumdaydı. Doktor “Uçuşunu kesiyorum, asla uçamaz” dedi. Böylece zehirlenenler o gün uçamadı. O kumanyadan yiyen diğer pilotların bir kaçında da benzer zehirlenme görüldü.
Vaktinde kusarak nispeten iyileşenler de oldu. Müthiş bir perişanlık vardı yani.
NOT: Hâlbuki harekatın başladığı gün öğleden sonra Konya halkı ve esnafı adeta seferber olmuş, Garnizon girişine kamyonlarca erzak, meyve, sebze, akla gelebilecek her şeyi tepeleme yığmışlar, Levazım Deposu dolup taşmıştı. Ama bu gelenlerle, destek birlikleri kendilerine güzel bir bu ziyafet çekmiş, savaşa gidecek pilotlara o taptaze yiyecekler yerine bozuk kumanyalar gönderilmişti.
Asıl zorumuza giden de bunlar oldu…
[1] Uçak esas olarak Levye ile uçurulur Levye pilotun oturduğu yerde iki bacak arasındadır. Tepe kısmında tabanca kabzası gibi elin içine oturacak şekildedir. Baş parmağa gelecek ön kısmında tabanca tetiğine benzer bir tetik makinalı top atışları içindir.
Yine sol üst kısmında kabzanın arkasında, baş parmakla basıldığında bombaların uçaktan ayrılmasını veya roketlerin ateşlenmesini sağlayan kırmızı renkli bomba-roket butonu vardır.
Ayrıca: Sağ ve sol ayakların önnünde bulunan pedallar; yerde frenleme ve havada da gerektiğinde istikamet için kullanılır.

