DARBECİ ZİHNİYET VE TSK’DE SUBAY VE ASTSUBAY EĞİTİMİ
30 Ağustos 2024 tarihinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da hazır bulunduğu Kara Harp Okulundan Mezuniyet töreninden sonra bir kısım yeni mezun teğmenlerin defalarca izin istekleri reddedilmesine rağmen korsan gösteri ile “ant” içme töreni yapmaları ülkemiz gündemini yedi aydır meşgul etmiştir. Beşi teğmen üçü sıralı amir subay olmak üzere sekiz kişinin TSK’dan atılması tartışmaları bitirmemiştir. Her kesimden bilgisi olsun olmasın özellikle sosyal mecra üzerinden kıyasıya tartışmalar yapılmıştır. Öyle görünüyor ki yapılmaya da devam edecektir.
Olayın mahiyeti itibarıyla esasına girmek istemiyorum. Sadece şunu belirterek TSK’da eğitim konusunu incelemek istiyorum. Milli Savunma Bakanlığı olayın bir disiplinsizlik olayı olduğunu “ant” metninin içeriğinin değerlendirme konusu dahi yapılmadığını belirtmiştir. Bu değerlendirme doğru bir değerlendirme olmakla birlikte eksiktir. Çünkü yapılan eylem için defalarca izin istenmesine rağmen sıralı amirlerince izin verilmemiştir. Böylece tekraren “emre itaatsizlikte ısrar” suçu da işlenmiştir. Bunun gereği yapılmamış kamuoyunda tartışma konusu dahi olmamıştır.
Eğitim Konusuna gelince:
Bilindiği üzere 15 Temmuz 2016 FETO Darbesine kadar TSK’da Subay Astsubay Uzman erbaş gibi bütün profesyonel kadrolar cumhuriyetin resmî ideolojisi ve Atatürkçülük konusunda âdeta beyinleri yıkayacak şekilde bir program uygulanmaktaydı. 1990’lı yıllarda bir Kara Harp Akademisi Komutanının da açıkça öğrencilere söylediği gibi “öğrenciler buraya nizamiyeden girerken bir ‘maske’ takar, mezun olup nizamiyeden çıkarken de bu maskeyi çıkarır kendi gerçek yüzüyle mesleğine devam” ederler.
Bu beyin yıkama usulü elbette bir kısım öğrenciler üzerinde etkili olur ve onlar bu resmî ideolojiyi benimserler. Bu eğitim sistemi; gerçekte benimsemediği ve inanmadığı halde bütün meslek hayatı boyunca istikbal endişeleriyle personeli iki yüzlü hale getirir. Olduğu gibi görünmek onlar için meslekten olmak demektir 28 Şubat mağdurları gibi. Askerliği bir meslek değil de hayat tarzı olarak kabul ederek günlük hayatın bütün detaylarına kadar, kılık kıyafetten tutun okuduğunuz şeylere, inançlarınıza ibadetlerinize kadar hiçbir özel alan bırakmadan düzenler, bununla kalmaz denetler, aykırılıklar bulursa yargılamadan TSK’dan atar. Böyle bir tezgâhtan bende geçtim ve kan uyumsuzluğu dolayısı ile 1998 yılında ordudan atıldım.
Bu sistem; gizli amaçlarına ulaşma uğruna insanların münafık, ikiyüzlü olmalarına yol açar. Tarihin en münafık kadrolaşmasına 15 Temmuz FETO örgütlenmesi ile sadece TSK’da değil bütün yurt çapında şahit olduk. Bu sonuç eğitim sisteminin sonucudur. Aslında bu eğitim sistemine bütün millet maruzdur. Ancak askerler kadar takip ve kontrol ve tasfiyeye maruz olmadıklarından onlar bu cendereden eğitim hayatlarının sonunda büyük oranda kurtulmaktadırlar.
15 Temmuz FETO darbesinden sonra; TSK’da FETO etkinliğinin yok edilmesi için pek çok tedbir alındı. Milli ve manevi konularda birçok engelin ortadan kaldırıldığı, personel seçimine daha dikkat edildiği biliniyorsa da gerçek hedefi “mevcut iktidarın” zihniyetine başkaldırı olan teğmenlerin “ant” içme töreninin olması önlenememiştir. Demek ki bir yerlerde yanlış yapılmaktadır. Disiplinin ne kadar önemli olduğu hiç tartışılmayacak olan ve TSK’nin geleceği olan bu teğmenler fikri yapılarına uymayan iktidarlara karşı daha bu yaşta ve rütbede itaat etmeyeceklerini gösterirlerse üst komuta kademelerine yükseldiklerinde bunları kim nasıl durdurur. Elbette durduramaz. Eğer yılanın başı ezilmezse gerekli cezalar verilmezse geleceğin darbecilerini şimdiden ellerimizle yetiştirmekte olduğumuzun bilincinde olmalıyız. Olayı yazık olur insan böyle basit şeyler için harcanır mı? gibi duygusal sebeplere indirgeyip bu büyük olayı önemsizleştirme büyük gayretlerine kanmamalıyız. Olayın büyük bir başkaldırı olayı olduğunun bilincinde olmalıyız. Talat Aydemir kalkışmasını hatırlamalıyız. Eğer ilk kalkışmada gereği yapılsaydı sonradan birçok cana mal olan hadiseler önlenebilirdi.
Elbette ki bu olay bir sonuçtur. Biraz da sebebini incelemeye çalışalım. Darbeciliğin, isyanın bir zihniyet meselesi olduğu bir gerçektir. Demokratik bir hukuk devletinde; kim ve hangi kurum olursa olsun anayasaya, kanunlara uyma konusuna, hukukun üstünlüğüne öyle bir inançla bağlı olunmalıdır ki, bu gibi eylemleri aklından bile geçirmeyi öncelikle bir ahlak meselesi olarak görmelidir. Bu gibi düşünce sahipleri yüz kızartıcı suç işliyormuş gibi ayıplanmalı, düşüncesini ifade etmekten bile utanmalı çekinmelidir. Yoksa bizim ülkemizde olduğu gibi demokratik yollarla iktidara gelemeyecekleri belli olan kesimlerin alkışladığı umut bağladığı yol yöntem olmamalıdır.
Türk Silahlı Kuvvetleri Milletin ordusudur. Milletin her bir ferdi sırtını öyle bir yürek ferahlığı ile ordusuna dayamalıdır ki; vergileriyle yetiştirip, teçhiz ettiği ordunun bir gün kendisine hainlik edeceği, silah çekeceği aklının ucundan bile geçmemelidir. Ordu mensuplarının bir kısmı; “ …şunun askerleriyiz” derse başka bir kısmına da “… biz de bunun askerleriyiz” deme hakkı doğar. Bu kabul edilebilir bir durum değildir. Sistem yanlıştır. Eğitim sistemi birilerine asker yetiştirmeyi dayatırsa hangi ülkede olursa olsun karşıtlarına da hak doğar. Tek tip bir millet olunamayacağı anlaşılıp sistemimizi, evrensel değerlere sahip, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğüne mutlak inanan, başkalarının varlığını kabul eden, birlikte yaşamanın erdemlerine inanan insanlar yetiştirirsek bu insanlardan oluşacak olan ordu veya hangi kurum olursa olsun sivil siyasete itaat eder arıza çıkarmaz.
Askeri okullarda; personel seçiminden değerler eğitimine kadar bütün sistem yeniden gözden geçirilip, darbeci zihniyetin oluşmasına sebep olan bütün hususlar ayıklanmalıdır. Bunun bir zihniyet meselesi olduğu kesindir. Şikâyetçi olduğumuz zihniyetin nereden kaynaklandığı herkesçe malumdur. Hastalık bellidir. Tedavi de bellidir. Pansuman edilirse büyük ihtimalle tekrar nükseder. Sesleri büyük çıkan ama kendileri küçük olan, olayı küçümseyen kesimlerin aldatıcı merhamet propagandalarına aldanmadan küçümsemeden iktidar tarafından gerekli önleyici ve kalıcı tedbirler alınmalıdır.

