Salı, 16 Haziran 2009 04:02

Üçüncü madde: tesettür kalkacak

Üçüncü madde: tesettür kalkacak

Mazhar Müfit Kansu, “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” adlı eserinde ilginç bir nottan bahsediyor. 7–8 Ağustos 1919 tarihinde Erzurum Kongresi esnasında M. Kemal yanında Süreyya Yiğit olduğu bir anda gelecekte yapacağı devrimler ile ilgili şunları söylüyor.

Bir: Hükümetin şekli Cumhuriyet olacak. İki: Padişah ve hanedanına icap eden muamele yapılacak. Üç: tesettür kalkacaktır. Dört: Fes kalkacak, şapka giyilecek. Bu arada elinden kalemi düşen Kansu, M. Kemal’e “çok hayalperestsiniz” diyor. Cevap olarak “Bunu zaman tayin eder” diyerek beşinci maddeye geçiyor. “Latin harfleri kabul edilecek” denilince, Kansu “Paşam kâfi… kâfi…” der ve sabah oldu diyerek yanından ayrılır.

Aradan yıllar geçer. M. Kemal şapka inkılâbını gerçekleştirmiş ve Kastamonu’dan dönüyorken yanında şapka giymiş Diyanet İşleri Reisi olduğu halde Kansu’yu görür ve der ki “Azizim Mazhar Müfit, kaçıncı maddedeyiz?”

Bu yazıda “Ne müşiş inkılâp olmuş!” diyen Kansu’nun notları arasında yer alan üçüncü madde üzerinde bir parça durarak türban ve başörtüsü konusunu incelemek istiyorum.

Evet, seçimlerde milletten devamlı şekilde tokat yiyen CHP yöneticileri bu gidişata bir son vermek için sırası ile çarşaf, Kuran kursu ve tarikat açılımları yaptı. Bu yüzden kendi partisinden de çok büyük tepkiler aldı. Partililer, M. Kemal’in yolundan sapıldığını iddia ediyorlar ve bunda da haksız sayılmazlardı. Zira yukarıda ifade ettiğimiz notlarda geçtiği gibi tesettür kaldırılmalıydı. Şimdi nasıl olurda böylesine bir taviz verilebilirdi.

Partilileri bir tarafa bırakıp yakın tarihimizi kısa bir gözden geçirmeye devam edelim. Gerçekten de M. Kemal devrimlerinin tamamını başarı ile gerçekleştirmişti. Fakat şu tesettür maddesi hala yerinde duruyordu. Üstelik başörtülü hanımların sayısı azalmamış aksine çığ gibi artmıştı. Peki devrimlerden bir sapma mı olmuştu. Hayır. Zira tesettürün kalkması için oldukça büyük güç sarf edilmiş fakat bu noktada başarısız kalınmıştı.

Tek partili dönemde yapılanları bir tarafa bırakalım 1950’den sonraki olayları inceleyelim. Bakın neler yapılmış.

1956 Mart'ında Diyanet İşleri Başkanlığı bir genelgeyle, bünyesinde çalışan bayan memurların başlarını başörtüsü ile örtmelerini istediğinde, bir kısım basın bunu hemen olay haline getirmiştir. Gazetenin birinde bu genelgeyi "Diyanet İşleri binası cami değildir" diyerek eleştiren bir okuyucu mektubu yayınlandı.

Mektupta, "Bu tamimi yazdıran ve altına imzasını koyan zat, Allah'a olan inanç ve sevgisinin başörtü, peçe, çarşaf giymekten ziyade asıl, kalpte yerleşen iman ile kaim olabileceğini acaba bilmiyor mu?" diye soran okuyucu ayrıca şunları yazmıştı:

Diyanet İşleri binası bir cami değildir. Bir devlet müessesesidir. Çalışma Vekâletinde vazifeli bir kadın memur ile Diyanet İşleri Reisliği'nde çalışan bir kadın memur arasında hiçbir fark yoktur ve olamaz. Binaenaleyh, işe giderken camiye girer gibi kadınların başlarına örtü örtmesini emreden bu müessese, erkek memurlar için de belki mest-lastik giymelerini tamim etmiş olabilir.

Gazete ise, bu okuyucu mektubunu sunarken "memleketin ikinci bir Kubilay vakası görmeğe tahammülü yoktur" diyerek, başörtüsünün "irtica" ile ilgisini kurmaya çalışıyordu. Aynı gazetede (Cumhuriyet gazetesi) buna benzer birçok yazıya yer verilerek, "başörtüsü ve çarşaftan gelecek tehlike" konusu gündemde tutuluyordu.

Örneğin "İnkılâplarımızı Nasıl Koruyabiliriz?" konulu fikir yarışmasında derece kazanan makalede "namus ve şerefin çarşafla, fesle muhafaza edilemeyeceğinin daimi propaganda ile herkese kabul ettirilmesinin mümkün olduğu; irticaın baş gösterebileceği yerlerde sık sık açılacak sergilerle; milletlerin tarih boyunca kıyafetlerinde olan değişiklik ve tekâmüllerin zamana, ihtiyaca, iklimlere göre vuku bulduğunu halkın gözü önüne sermenin gerekliliği" gibi önerilerde bulunuluyordu.

Yine İsviçre'den gönderilen ismi saklı bir okuyucu, yazısında da kadınların çarşaf giyme "alışkanlığını" korumaları eleştirilerek şöyle deniyordu:

Artık bizim için bir yüz karası haline gelen çarşafa mani olmalıyız. Kadın cemiyetleri seferber olmalı, konferanslar tertip etmeli, çarşaf yerine giymeleri gereken elbise önerilerini bizzat giyerek göstermeli, sevdirmeli. Bir köydeki bütün kadınlar vazgeçerse, namus, ayıp meselesi kalmayacağı anlatılmalıdır.

Köylü saatinde radyolar harekete geçmeli, bilhassa şarkı ve türküler arasında bunun lüzumsuzluğunu belirtmelidirler. Nihayet, muayyen bir tarihten sonra çarşaf giyenlerin çarşafı alınacağı gibi, para cezası almayı, hatta çarşaflar toplanmalı ve çarşaflık imal ve satışı yasak etmeli, köylere havadan broşürler atmalı.

İsviçre'den "hüviyeti mahfuz" olarak yazan okuyucunun bu "demokratik" önerileri ve gazetenin ısrarlı yayını etkili olur ve hemen ertesi günü (13 Mart 1956) 3 kadın milletvekili çarşafın yasaklanması için Meclis'e kanun teklifi götürürler.

Türk Kadınlar Birliği tarafından da olumlu karşılanan bu teklif Meclis'te hiçbir işlem görmezse de, bazı çevreler tarafından takdirle ve ilgiyle karşılanır.

Cumhuriyet gazetesi bu teklif üzerine çeşitli siyasal kişiliklere sorular sorar. Bir milletvekili, "tasarının kanunlaşmasını beklediğini, medenî bir memleket olarak çarşaf acayipliğinden kurtulmak gerektiğini" söyler.

Başka bir milletvekili, Pertev Arat ise, çarşafın bir kanun meselesi değil zamanla halledilecek bir telkin ve terbiye meselesi olduğunu ve fes "ucubesi" ile çarşaf meselesini ayrı değerlendirmek gerektiğini ileri sürerek şöyle konuşmuştu:

Eğer çarşafla dolaşanlar son günlerde çoğalmış ise, bunun sebebi alakalı teşekküllerin vazifelerini ihmal etmiş olmalarıdır. Milli Eğitim Bakanlığı, kadın teşekkülleri ve diğer sosyal müesseseler mayolu defileler tertip edeceklerine, çarşafla gezenlerle mücadele etsinler. Şu veya bu, sık sık antidemokratik kanunlardan bahsedilmektedir. Tasarı eğer kanunlaşırsa, çarşafın yasak edilmesine dair kanun, antidemokratik kanunların başında gelecektir. Biz, vatandaşların arzularına aykırı hareket edemeyiz.

Çarşafın yasaklanması yönünde kamuoyu oluşturma faaliyetlerine Türk Kadınlar Birliği de katılacaktır. Kadınlar Birliği Merkez İdare Kurulu aynı günlerde bir toplantı yaparak, tasarının kabulü halinde çarşaflarını çıkartacak kadınlara ucuz manto temini ve bunların tipi gibi konuları görüştüler.

Kadın mantoları satan mağazaların sahipleri de bu toplantıda bulunarak görüşlerini belirttiler. Sonuçta, yerli kumaşlardan hazırlanacak çeşitli tipteki mantoların istenilen zarafette olması ve ucuza mal edilmesi kararlaştırıldı; modellerin hazırlanması ve kadınlara tavsiyesi işlerini de Olgunlaşma Enstitüsü üstlendi.

İşte görüldüğü gibi bu hamur çok su götüyor. O halde kısa keserek türban ve başörtüsü etrafında koparılan fırtınanın esas sebebini okuyucularımın takdirine sunuyorum.

                                                                                       Vehbi HORASANLI

Vehbi Horasanlı

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Yorum Ekle

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuza emin olun. HTML kodları kullanılamaz.

asder logo

Adaleti Savunanlar Derneğinin ilkelerini benimsiyor ve her alanda "adalet"değerini temel alan kural ve uygulamaların gerçekleştirilmesi için mücadele çalışmalarına katılmanın gereğine inanıyorsanız; bizi takip edin...