Cuma, 22 Mart 2019 15:55

İSLAM DÜNYASINA VE MÜSLÜMANLARA KARŞI ARTAN TERÖR SALDIRILARI

Bütün dünya 2016 yılının ocak ayında Burkina Faso’da bir terör saldırısı ile irkildi. Gece gelen acil mesajlar herkesi endişeye düşürdü. Başkentin havaalanına yakın büyük bir caddesinde İtalyan asıllı bir adamın işlettiği restoran ve karşısındaki otel, terör saldırısına uğradı. Sonunda otel ve restoranda bulunan 29 kişi öldü.

Mağrip tarafından gelen / geldiği sanılan üç delikanlı, önce mahalle mescidinde akşam namazı kılıyorlar. Sonra da bir kenara park ettikleri arabalarından silahları alıp bundan önce hiç görmedikleri, tanımadıkları, kendileriyle asla bir münasebetlerinin olmadığı bir sürü insanı öldürüyorlar. Gece yarısından sonra Amerikan ve Fransız askerleri gelip bir operasyon düzenleyerek teröristleri etkisiz hale getiriyor. Asayiş yeniden kuruluyor. Sonra da “Yaşa! Varol! ABD-FRANSA! Siz olmazsanız biz olamayız, buralarda güven içinde yaşıyorsak sayenizde yaşıyoruz”. Yaşa Varol alkış tufanları, sevinç naraları atılıyor… Sömürün bizi iliklerimize kadar…!

Yeni Zelanda’daki terör saldırısından bir gün önce İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun oğlu Yair Netanyahu, sosyal medya hesabı Twitter'dan babasının sözlerini tekrarlayarak şu ifadeleri kullanmıştı: "İstanbul'un adının Konstantinopol olduğunu ve Türk işgalinden önceki bin yıl boyunca Bizans İmparatorluğu'nun ve Ortodoksların başkenti olduğunu hatırlatırım. Türkler, Yunanlara, Süryanilere ve Ermenilere soykırım yapmış, Anadolu'daki tüm Hıristiyanlara etnik temizlik uygulamıştır. Onlar etnik olarak bütün Hıristiyanları küçük Asya'dan temizlediler."(Tesadüfe bakın Yeni Zelanda katilide aynı lafları söylüyor.!?)

                22 Temmuz 2011 yılında “Tyrifjorden Gölü”nün ortasındaki Utoya adasında İşçi Partisi'nin gençlik kampını basarak çoğu 18 yaş altındaki 69 kişiyi otomatik silahla tarayarak öldüren Anders Behring Breivik, aynı anda başkent Oslo'da bir devlet binasının önüne koyduğu zaman ayarlı patlayıcı ile sekiz kişinin ölümüne neden olmuştu.

                Breivik polis üniformasıyla adaya gittiğini ve kamptaki güvenlik görevlilerine Oslo'daki bombalı saldırıdan sonra oraya takviye olarak gönderildiğini söyleyerek içeri girdiğini anlattı.

İlk kurbanlarını vurmadan önce kafasının içinde yüz sesin birden kendisine bunu yapmamasını söylediğini, ama bir iki dakikalık bir tereddütten sonra tetiği çektiğini ve katliama devam ettiğini anlattı. (Burada vicdan denilen duygunun insanı yanlış hareket etmekten korumaya çalıştığını ancak gördüğü adanmışlık, beyni yıkanmışlık, kinle bilenmiş terör eğitiminin bunu engellediğini anlıyoruz.)

Daha sonra birçok kişinin saklandığı kafeye girdiğini anlatan Breivik: "Bazıları tamamen donakalmıştı. Kaçamıyorlardı. İkisi iyice büzülmüştü. Silahımı yeniden doldururken insanlar öldürme diye yalvarıyorlardı. Başlarından vurmayı sürdürdüm." "Bazıları da ölü taklidi yapıyordu" "Ama onların daha önce vurulmadığını biliyordum, onları da vurdum."

Daha sonra adayı dolaşıp saklananları polis olduğunu, onları korumaya geldiğini söyleyerek çıkmaya teşvik ettiğini anlatan Breivik, "Çıktıklarında başlarına nişan alarak onları da vurdum" dedi.

Breivik, ifadesinde iktidardaki İşçi Partisi'nin gençlik kampının bulunduğu adada öldürdüğü kişilerin "çok kültürlülükten" sorumlu olduğunu söyledi. İfadesi esnasında zaman zaman Nazi selamı veren Breivik eyleminin Avrupa'yı ele geçirmekte olduğunu iddia ettiği İslam'a karşı "savunma" olduğunu söyledi. Eski Başbakan Gro Harlem Brundtland'ı yakalayıp kafasını kestikten sonra videosunu internete koymayı da hedeflediğini de söylemeyi unutmadı. (Bu ifadeden Avrupa’nın demokrat, insancıl devlet adamlarının gözünün korkutulmasının bir proje olduğu anlaşılıyor.)

                İki silahıyla tam bir buçuk saat katliam yapan Breivik’in polis timini görünce hemen teslim olmuştu. (Muhtemelen bu katili terör eylemi için sahaya sürenler, korkma sana bir şey olmayacak, seni koruyacağız, polise teslim ol kimse senin kılına dokunamaz demiş olmaları muhakkaktır. Nitekim öyle olmuştur.)

Azgın katil daha önce gayet dışa açık bir insan olduğunu ama o sırada tasarladığı saldırıları plânlamak için eğitim olarak bilgisayarda savaş oyunlarına odaklandığını kendisini en yakınları da dahil dışa kapattığını söyledi. Mahkemede, kendisini 'Norveç'in İslamlaşmasına karşı bir savaşçı' olarak tanımlayan Breivik'in akli dengesinin yerinde olduğu anlaşıldı. Breivik, katliamın delilik değil politik bir eylem olduğunu söylerken, cezaevinde kaldığı süre boyunca çokkültürlülüğe karşı bir kitap yazacağı belirtti. (Bu şahsı terör eylemine sürükleyenler biliyorlar ki terörist deliyim dese ceza almayacak ancak onların hedefi İslam dünyasına ve Müslümanlara dost olan her seviyeden kişinin gözünü korkutmak olduğu için böyle söylettiriyorlar.)

Norveç'te büyük çoğunluğu çocuk 77 kişiyi acımasızca, hunharca ve kalleşçe katleden Anders Breivik 21 yıl gibi gülünç bir hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme esnasında ve tutukluluk halini gösteren çeşitli videolarda Breivik etrafa şaşkın şaşkın bakıyor, adeta tutuklanacak, ceza alacak ne yaptım ki der gibi bir haleti ruhiye içinde bulunuyordu. Nitekim, mahkeme de çocuk oyuncağı bir ceza vererek, cezaevi ortamında beş yıldızlı otelde kalıyormuş gibi imkânlar hazırlayarak küresel şeytanların taşeronu melek yüzlü (!?) katili ödüllendiriyordu.

Batı’da, İslam dünyasına  ve Türkiye’ye karşı işlenen suçlarda cezalandırma ölçüsünün çok cimrice olduğu, teröristlerin arkasındaki örgüt varlığı üzerine gidilmediği, delillerin karartıldığı, tanık ve itirafçıların bir şekilde intihar süsü verilerek veya başka yöntemlerle ortadan kaldırıldığı görülmektedir. Bunlardan biride NSU adı verilen Almanya’daki cinayet örgütü davasıdır.

Nasyonal Sosyalist Yeraltı Teşkilatı (NSU) adlı aşırı sağcı terör hücresi Almanya’da faaliyet göstermektedir. Almanya’da 2000-2007 arasında NSU tarafından on bir cinayet, üç bombalama ve on beş soygun suçları gerçekleştirilmiştir. Örgüt üyeleri Beate Zschäpe, Uwe Mundlos ve Uwe Böhnhardt 2000-2006 tarihleri arasında sekiz Türk, bir Yunan ile bir Alman polisini öldürdü. Kapsamlı bir örgüt davası olarak başlayan mahkemenin, sadece beş kişiyi yargılaması  davada ifade veren ya da vermesi beklenen görgü tanıklarının şüpheli ölümleri örgütün derinliği ve istihbarat bağlantıları konusunda fikir vermektedir. Nitekim dava süresince hayatını kaybeden yedi tanıktan kimisi hastalık nedeniyle ölürken bazı görgü tanıklarının ölümü ise kamuoyunda şüphe uyandırdı. İş bununla da kalmadı, sanıklara komik cezalar verilerek olay adeta örtbas edildi. Mahkemenin kararından sonra savunma avukatı Alexander Hoffmann “Bu karar terör üyesi destekçilerine gidin ve dilediğiniz eylemi yapın bunun için sadece iki buçuk yıl ceza alacaksınız mesajını vermiştir” diyerek cezanın azlığına dikkat çekmişti.

Hâlbuki bu dava başladığında Almanya Başbakanı Angela Merkel, “NSU davasında hiçbir şeyin gizli kalmayacağı, nereye kime dokunursa dokunsun, sonuna kadar üzerine gidileceği” sözünü vermişti. Davanın sununda Alman Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın muhbirlerinin NSU seri cinayetlerindeki rollerinin aydınlatılamadığı/aydınlatılmadığı ortaya çıktı.

Alman sosyologu ve siyaset bilimcisi Prof. Dr. Hajo Funke ise NSU davasının örtbas edilmesiyle Almanya’nın büyük bir fırsatı kaçırdığını; “Dava sürecinde ele geçirilen 10 bin kişilik cinayet listesine bakılırsa, NSU ırkçı terör örgütü sadece üç kişiden ibaret değildir. Daha büyük bir örgüt ağının olmuş olması gerekir. Bu liste birkaç kişinin şahsi gayretleriyle oluşturulamaz. Gelinen nokta gösteriyor ki, bu terör ağı bazı Anayasayı Koruma Teşkilatı üyeleri tarafından korunmuştur. (Bizce kurulmuştur.) Bazı noktaların karanlıkta kaldığını, bazılarının bilinçli bir şekilde üzerlerinin kapatıldığını görüyoruz. Mesela, ırkçı ‘Thüringen Vatan Koruma’ örgütünün bir zamanlar liderliğini yapmış olan ve aynı zamanda Anayasayı Koruma Dairesi’nin baş muhbirlerinden biri olan Tino Brandt’a karşı 30 soruşturma yürütüldü, fakat hiçbirisinden hüküm giymedi. Muhbir Corelli de çok şey biliyordu ama o da pek çok tanık gibi aniden öldü. Federal Araştırma Bürosu ve Anayasayı Koruma Teşkilatı bildiğimizden daha fazla işin içerisindedir. Bu davanın böyle kapanmasıyla bundan sonra gerçekleşecek plânlı terör saldırılarına imkân tanıdık”. Dedi[1].

Batının her daim ikiyüzlü ve çifte standartlı olduğunun en büyük delili 19 Nisan 1995’de ABD’de gerçekleştirilen Oklahoma City saldırısı olmuştur.

                ABD topraklarında o güne kadar yaşanan en büyük terör eylemini "Oklahoma bombacısı" olarak bilinen Timothy McVeigh'i gerçekleştirdi. 1995'te bir hükümet binasını bombalayarak 168 kişinin ölümüne yol açan McVeigh, 600'den fazla kişinin de yaralanmasına neden olmuştu[2]

Körfez Savaşında ABD Ordusunda görev yapan Müslümanları öldürürken kahraman ilan edilen, bunun için şeref madalyası takılan Timothy McVeigh işlediği cinayetin ardından idam edildi. Acaba birincide kahraman, ikincide terörist ilan edilirken ölçü neydi? Bununla beraber "Oklahoma Bombacısı"nın asıl suçlusu kimdir? Bu eylemi niçin yapmıştı? Gerçek anlaşılınca ne yapacaklarını şaşırdılar. Ancak işin enteresan tarafı, Timothy'nin el yazısı ile son sözü şöyle olmuştu: "Irak’ta masumların ölmesi beni üzdü. Ancak federal hükümetin cezalandırılması için bu eylem gerekliydi." [3]Bu olaydan sonra Türkiye'de bazı medya kuruluşları Oklahoma'daki bu cinayeti "Radikal İslam Terörü" olarak gösterdiler. Tabii gerçek suçlu bulununca susmak zorunda kaldılar.

Türkler/Türkiye ve Müslümanlara karşı cinayetler işlenirken 3-5 yıl ceza, kendilerine yönelik olursa idam…!?

Ünlü şarkıcı Ricky Martin: 40'tan fazla Müslüman’ı öldüren ve 20 kişiyi ağır yaralayan adam için bütün uluslararası medya ondan bahsederken 'tetikçi' ve 'aşırılık yanlısı' olarak bahsediyor ama ona 'terörist' demiyor. Neden? Çünkü o bir Müslüman değil… Dedi.

İngiliz yayın kuruluşu BBC, Yeni Zelanda'da 49 Müslüman’ın hayatını kaybettiği katliam için "terör saldırısı" ifadesini kullanmazken, Yeni Zelanda’da yayınlanan Daily Mirror Gazetesi de küçüklük fotoğrafını yayımladığı terörist için "melek çocuk" dedi.

Silah değiştirip vurduğu insanların üzerine ikinci, üçüncü kez kurşun sıkacak kadar cani, insanlık dışı bir yaratık melek yüzlü oluyor. Şu mantığa bak!

Başlarındaki papaz bile aynı kafadan!

Papa Franciscus'un daha önce ABD, Somali, Filipinler, Mısır ve Belçika gibi ülkelerde gerçekleştirilen ve sivillerin hayatlarını kaybettiği saldırılar için "terör saldırısı" ifadelerini kullanırken, Yeni Zelanda'daki camilere yönelik saldırılara "anlamsız şiddet eylemleri" demesi ikiyüzlülüğün açık ifadesidir.

Paris'te yayınlanan Le Figaro Gazetesi, 13 Kasım 2015'te 130 kişinin öldüğü saldırıyı terör saldırısı olarak nitelendirirken, camilerdeki Müslümanları hedef alan, insanları arkadan vuran katliamı terör saldırısı olarak görmedi.

Fransa'da bölge meclis üyesi Catherine Blein, Yeni Zelanda'daki katliama dair

Twitter hesabından olay günü attığı mesajda aynen şöyle söyledi: Zelanda’daki öldürme olayı: göze göz…’ 

Bir sapıkta Avustralya’da ortaya çıktı: Yeni Zelanda katliamı için Müslümanları sorumlu tutan Avustralyalı vekil ırkçı/faşist Fraser ipe sapa gelmez laflar etti.

Bu olaylar şunu gösterdi ki; savunmada kalarak nefsinizi müdafaa edemezsiniz. Bunun neden böyle olduğunu çeşitli terör saldırılarını listeleyerek ortaya koyacağız.

 

[1] http://www.hurriyet.com.tr/avrupa/uzerine-gidilmedigi-icin-nsu-benzeri-saldirilar-bundan-sonra-da-olur-40901638

[2] https://onedio.com/haber/en-vahsi-10-terorist-saldiri-432202

[3] Demek ki ABD, Irak’ın işgalinde haksız cinayetler işlemiş, bu da ülkesine sadakatle bağlı kendi vatandaşının vicdanını sızlatmış…

Son Düzenlenme Cuma, 22 Mart 2019 15:57
Suat GÜN

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Yorum Ekle

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuza emin olun. HTML kodları kullanılamaz.

asder logo

Adaleti Savunanlar Derneğinin ilkelerini benimsiyor ve her alanda "adalet"değerini temel alan kural ve uygulamaların gerçekleştirilmesi için mücadele çalışmalarına katılmanın gereğine inanıyorsanız; bizi takip edin...