Şöyle bir geçmişe uzandım bu gece.
On beş yıl önce bir şubat ayazı tüm şiddetiyle post modern sürecini hüküm sürmeye devam ediyordu.
Plan üzerinde iyi çalışılmıştı; özellikle medyasının başrolü üstlenmesi ve yüksek yargıç ile savcıları, rektörleri, baroları, odaları, dernekleri, provokatör, oyun, hile ve brifingleriyle üzerinde çok emek sarf edilmişti.
Önce bünyede “temizlik!” gerekiyordu. Binlerce subay-astsubay düzmece yalan ve iftiralarla dışarı itildi. Sonra özenle kadrolaşma ve bin yıl sürecek savaş ilanı…
Kurgu başarılıydı. Nitekim iktidarın da zayıf noktaları değerlendirilerek sonuç elde edildi.
Kukla hükümetler ve sipariş yönetimler…
Ülke harap edilirken bir taraftan kader de hükmünü icra ediyor ve küllerden yeni bir kimlik inşası başlıyordu.
Bünye dışına itilen memleket evlatları tarihi misyonlarını üstlenmek üzere adeta külli bir iradenin tecellisiyle bir araya gelmeye başlıyor ve tuğlalar teker teker diziliyordu. Yükselen yapı zahirde mütevazı fakat maneviyat ikliminde muazzam bir şahsı manevi haline geliyordu.
Uğradıkları zulmü evliya sabrı ile bağırlarına basan bu Hak dostları neticedeki hayra gözlerini dikerek, donandıkları vazife ve mesuliyet şuuruyla oluşturdukları dernek çatısı altında flamalarını yavaş yavaş göndere çekmeye başlıyorlardı.
ASDER doğuyordu!
Nemrutlara bir İbrahim! Firavunlara bir Musa! gerekiyordu.
Son peygamberin yüce ahlakıyla donanmış olan bu gönül erenleri itidal ve müspet hareketi kendilerine düstur edindiler.
Zor zamanda doğmuştu bebek. Şubat ayazında emekledi. Kimsenin kucağına alamadığı zamanlarda Rahmanın yardımıyla güçlükle ayakları üzerinde durmayı ve yürümeyi başardı.
Ama dikildiği andan itibaren hiç eğilmedi. Kimilerinin iki büklüm olduğu zamanlarda ve kimilerinin de sütre aradığı dönemlerde dik durmanın onurunu ve haysiyetini yaşayarak cihana gösterdi.
Konuşulmayan zamanda konuştu.
Yazılmayan zamanda yazdı.
Dedik ya kader hükmünü icra edecekti; şubatın soğuk rüzgârlarına bir set, gemi azıya almış, doludizgin giden atların koşumlarına bir bilek, yolunu şaşıran tankların üstüne çıkacağını ilan eden bir yürek gerekiyordu.
Büyüyen ASDER şanlı komutanıyla öne atıldı. Bir taraftan muktedirlere mektuplar gönderirken, bir taraftan da halkıyla bütünleşip; yazar-çizer, düşünür ve sivil toplum örgütleriyle toplantılar yapıyordu.
Tohumlar saçıldıkça filizlenmeler baş gösterdi. Zamanla her yerden sümbülleşmeler başladı. Bir, üç, beş derken her taraf çiçeklerle donandı.
Millet gücünü sandıkta gösterdi.
İktidar milletten aldığı desteği heba etmedi.
Medya kendine geldi.
Vatansever, cesur savcılar çıktı.
Derken Ergenekon yakayı ele verdi. Arkadan balyoz darbecilerin başına iniverdi.
ASDER vazifesini yapmıştı.
Rahmeti sonsuz olan yüce yaratıcı emekleri zayi etmedi. İktidarın yüreğini güçlendirerek, itibarları iade ettirdi.
Bin yıl yaşayacak denilen iblis ise 15 yıl geçmeden toprağa gömüldü.
Soğuk günlerde krize sokularak intihara sürüklenen arkadaşımız, askeri hastanede yatarken tedavisi yarıda bırakılıp hastaneden çıkartılan kanser hastası bacımız göremedi ama çocukları gördü bu itibar günlerini. Kim bilir belki biz göremesek de o şehitler görüyordur ve paylaşıyordur şimdi mutlu günlerimizi…
Yüzünü gizleyerek çöp bidonlarından kâğıt toplamayacak artık komutan.
-“Komutan bir bazlama ver” diyemeyecek Kandıra Pazar esnafı artık.
Çocuklar da okulda gururla ve onurla benim babam emekli komutan diyebilecek artık.
-“Mutlaka bir şey yapmışsındır” diyen anne, baba ve akrabalar da evlatlarından özür dileyerek, o pak alnından öpecek gerçek komutanın.
Hanımları her zaman inandıkları ve zor zamanlarda yanlarında açlığa tahammül ederek destek verdikleri kocalarının şereflerinin ne kadar büyük olduğunun bir kez daha teyit edilmesinin hazzını yaşayacaklar.
Eminim gökte melekler de adaletin tecelli etmesiyle kendilerinden geçmiş “suphanallah” tespihiyle semayı çınlatacaklar.
Bu günleri gösteren Yüce Allah’a binlerce hamd, binlerce şükür.
26.03.2011 Gürcan Onat

