Cuma, 31 Ekim 2025 11:55

ASDER TERÖRSÜZ TÜRKİYE RAPORU–Ekim/2025

 

 

 ASDER

TERÖRSÜZ TÜRKİYE RAPORU

(ASDER YÖNETİM KURULU)

Rapor Hakkında: Türkiye’de terör olgusu, uzun yıllar ağırlıklı olarak güvenlik politikalarının, askerî tedbirlerin ve hukukî düzenlemelerin konusu olarak ele alınmıştır. Oysa terör, salt bir güvenlik meselesi değil; toplumsal çözülme, kimlik çatışmaları, kültürel yabancılaşma ve merkez-çevre gerilimleri ve Türkiye ve bölge coğrafyasını hedef alan emperyalist stratejilerin iç içe geçtiği karmaşık bir sosyolojik olgudur. Bu nedenle, terörün yalnızca eylem boyutunun değil, onu mümkün kılan sosyolojik, psikolojik ve ideolojik boyutlarının da çok katmanlı bir analizi zorunludur.

Bu rapor, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından başlatılan “Terörsüz Türkiye” sürecine katkı sunma amacıyla, terörün bu çok boyutlu doğasını analiz etmektedir.

PKK ve onun versiyonları olan KCK, PYD, YPG, SDG ve PEJAK gibi örgütler, yalnızca silahlı ve terörü yöntem olarak seçmiş yapılar değildir. Aynı zamanda kimlik ve toplumsal taban inşa yöntemleriyle de ilgilenir. Terörü bu amaçla araç olarak kullanırlar. Bu sebeple bu örgütler, salt bir “iç güvenlik tehdidi” olmaktan ziyade, toplumsal dokuyu, dayanışmayı ve bunu sağlayan kültür ve inanç dinamiklerini hedef alan dış güvenlik tehditlerinin yansımalarıdır. 

Raporumuzda kavramsal analiz, yüksek öncelikli riskler analizi ve çok katmanlı entegrasyon süreçleri ile ilgili politika önerileri bütüncül bir çerçeve sunulurken; esasen Terörsüz Türkiye sürecinin ana paradigması olarak yeni bir güvenlik modeli; yani “sosyolojik güvenlik” yaklaşımı önerilmektedir. Dolayısıyla bu rapor, “Terörsüz Türkiye” sürecine bir güvenlik sorunu olarak yaklaşmanın ötesinde, bu sürecin başarı şartlarının sağlanması noktasında farklı bakış açılarını gündeme getirmeyi amaçlamaktadır. Raporda “Terörsüz Türkiye” sürecinin başarısının bağlı olduğu temel iyileştirme alanlarının, toplumsal bilinç ve yapının sürekliliği, dayanışma kültürü ve ortak paydaları aktive etme gibi çok katmanlı boyutlarına dikkat çekilmektedir.

Sunuş

Modern çağın güvenlik denklemi, sadece askeri cephe hattında değil, toplumun bilinç ve kimlik dokusunda şekillenmektedir. Silahlı çatışmaların alt yapısını, toplumsal çözülme, algı yönetimi ve kimlik mühendisliği gibi çok katmanlı süreçler oluşturmaktadır. Uzun yıllar bu alt yapının oluşumu için yapılan sessiz müdahaleler, klasik savaş ve güvenlik tehditlerinden nitelikçe farklı, fakat etkiler bakımından çok daha derin bir olgudur.

Önce Osmanlı’nın parçalanma süreçleri, arkasından da Türkiye’nin birlik beraberliğine yapılan saldırılar ve bölme çabaları, bu sessiz müdahalelerin en belirgin örnekleridir.

Bu bağlamda PKK terör örgütü ve onun uzantıları KCK, PYD, YPG, SDG ve PEJAK yalnızca askerî veya siyasi bir aygıt olarak değil, aynı zamanda kimlik, kültür ve eğitim üzerinden yürütülen bir sosyolojik mühendislik projesidir.

Bu proje; Türkiye’nin etnik farklılık taşıyan belli bir kesiminin kültürel ve siyasal hak taleplerini ve hatta bu talepte bulunur gözükenleri aşan, aksine tıpkı Osmanlı’nın parçalanması gibi, Türkiye’nin de parçalanmasını hedefleyen, aynı emperyalist güçlerin bölgeye ve bölge toplumlarına kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleştirdikleri bir sosyolojik operasyondur. Çünkü terör, çoğu zaman bir toplumdaki farklılıkları sözde meşru taleplere kışkırtıp, o farklılıkları ideolojik bir bilince formatlayarak yürütülen, aslında toplumun her kesiminin dayanışma dokusuna yönelmiş bir sosyolojik savaş biçimidir. Oluşturulan meşru hakların mücadelesi algısı, bir toplum kesimini müzahir hale getirmenin sosyolojik yöntemidir.

Şöyle ki: 

Toplumların iç dayanışma ve çatışma döngüsü, içinden geçtikleri sosyolojik süreçlerle yakından ilgilidir. Osmanlı örneğinde yaşanan bu süreçlerin temel sorusu şudur: İslam coğrafyasına Osmanlı gibi tek merkezli bir yapı kazandıran sosyolojik sistem, çok merkezli siyasi bir yapıya dönüştüren mevcut sosyolojik sistem ile nasıl yer değiştirmiştir?

Bu sorunun cevabı Avrupa’da 1648 Westfalya Anlaşması ile başlayan “dayanışma bağlamı değişimi”dir.

1890 küreselleşmesinde Osmanlı etnik sosyoloji ile buluşturulan bir saha olmuştur. Osmanlı dayanışması, bu dayanışmayı üreten sosyolojik süreçten kopuş ve etnik sosyolojiye geçiş yolundaki yoğun sosyolojik müdahalelerle ortadan kaldırılmıştır. Bu sosyolojik değişim sürecine paralel olarak, İslam toplumlarının ve hatta Hıristiyan tebaanın dayanışma bağlamları İslam ve Osmanlılık bağlamından etnik bağlama geçiş yapmıştır. Bu dayanışma bağlamı değişimi tesadüfî değildir.

Westfalya sürecinin doğurduğu ulusçuluk, Avrupa toplumlarının, 30 yıl savaşları gibi iç çatışma üreten etnik, dini ve kültürel ulus altı kimlik çeşitliliğinin yol açtığı parçalı sosyolojik yapıyı, Fransız, Alman, İngiliz vb. gibi ulus üst kimliğinde bütünlemiştir. Böylece “Dayanışma Bağlamı Değişiminin” yol açtığı güçlü etki keşfedilmiştir. Ancak Avrupa’da yaşanan ve bu yeni kimlik algısı ile başlayan bütünleşme etkisi, çok milletli, çok etnikli Osmanlı’ya karşı Avrupa’nın verdiği mücadelelerde yeni bir stratejiye dönüşmüştür: Osmanlı’nın   tek merkezli siyasal, sosyolojik ve askeri modeline karşı Avrupa’nın yürüttüğü askeri ağırlıklı mücadele, yerini askeri mücadele ile bütünleştirilmiş sosyolojik bir stratejiye bırakmıştır. Böylece Avrupa’yı bütünleştiren kimlik siyaseti, Osmanlıyı parçalayan bir sosyolojik silaha dönüştürülmüştür. Osmanlı toplumunda farklı din, dil ve etnik gruplar arasında İslam medeniyetinin merkezde Türk, Kürt ve Arap kimliklerinin dayanışması ve çevrede de bu merkez dayanışmanın ürettiği etki ile ortaya çıkan “büyük boy dayanışma”, ulusçuluk ideolojisiyle birlikte, önce Balkanlarda başlatılan sosyolojik müdahale temelli süreçler, daha sonra İslam Medeniyetinin üç temel kimliği olan Türk, Kürt ve Araplar üzerinde yoğunlaştırılmıştır. Böylece inşa edilen “küçük boy dayanışmalar” Osmanlı’yı Ortadoğu’ya dönüştüren sosyolojik bir zemin haline gelmiştir.

Günümüzdeki genelde İslam Coğrafyasının çok parçalı toplumsal ve siyasi yapılarını olduğu kadar, özelde Türkiye’nin Türk-Kürt kimliği temelinde yaşadığı bölünme risklerini ve hatta Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin’de yaşanan bütün olayları da bu sosyolojik müdahale süreçlerinden bağımsız olarak tanımlayamayız.

Osmanlı’yı Ortadoğu’ya dönüştüren ve yukarıda özetlediğimiz mevcut duruma yol açan sosyolojik operasyonların, Türk, Kürt ve Arap zihinlere atılan ulusalcı ideolojik formatlar temelinde gerçekleştirildiği açıktır. Bu format, son yarım asırdır yaşanan iç çatışmaların ve bölünmeleri dinamize ettiği gibi, birbirini tersten besleyerek gerilimi silahlı çatışmaya kadar ilerletmiştir. İşte PKK Terör örgütü ve onun versiyonları bu bağlamda tedricen sahneye sürülmüştür.

Günümüzde PKK ve versiyonlarının ve özellikle de PYD/SDG’nin arkasındaki gücün İsrail, ABD ve diğer Batılı emperyalistler olduğu ne kadar açık bir şekilde görülüyor ise, fotoğrafın bütününde de aynı güçlerin bulunduğunu hem Türkler hem Kürtler ve hem de Araplar artık anlamalıdır. Terörsüz Türkiye Projesi, bu anlayış birliği üzerinden ilerlemelidir. Çünkü “Terörsüz Türkiye” sürecinin başarısı, Türklerin, Kürtlerin ve Arapların yalnızca terörün güvenlik boyutunu değil, onun beslendiği sosyolojik mühendislik zeminini de anlamasına bağlıdır.

Cumhuriyet’in erken döneminden itibaren devlet inşası, toplumsal çeşitlilikten ziyade homojenlik idealine dayalı bir anlayış üzerinden yürütülmüştür. Bu yaklaşım, devletin toplumun kültürel çoğulluğunu esas alan bir kurumsal kimlik geliştirmesini güçleştirmiş, resmî ideolojiyi merkeze alan bir üst-kimlik tasavvuru öne çıkmıştır. Bu zeminde devlet, geniş toplumsal taban üzerine kurulan bir kamusal organizasyon olmaktan ziyade, ideolojik önceliklere göre konumlanan sınırlı bir bürokratik elit tarafından yönlendirilen bir aygıt niteliği kazanmıştır. Bu ideolojik öncelikler, darbelerin de meşrulaştırılmasına zemin teşkil etmiştir.

Darbe süreçleri, devletin meşruiyetini toplumsal iradeden ziyade askerî-sivil bürokratik aktörlere dayandırdığı dönemlerdir. Bu süreçlerde, demokratik temsil mekanizmaları askıya alınmış, hukuki güvenceler zayıflamış, toplum üzerindeki siyasal ve ideolojik baskılar sistematik hâle gelmiştir. Bu baskılara maruz kalanlar sadece Kürt kardeşlerimiz değildir. İç güvenlik politikaları, sadece Kürt kardeşlerimizin değil bütün toplumsal talepleri bastırmaya yönelik bir niteliğe bürünmüştür. Bu durum, Türkiye’de güvenlik yaklaşımının demokratik dönüşümünü uzun süre sınırlamıştır. Kendini devletin hukuki güvencesinden yoksun hisseden vatandaşlar nezdinde devletin kapsayıcı yurttaşlık zeminini zayıflamış, toplum kesimleri, bir takım alt dayanışmalara yönelmiştir.  

Bu sebeplerle ülkemizde yaşanan dışlayıcılığı, ötekileştirmeleri sadece Kürt kardeşlerimizin yaşadığı mağduriyetlere indirgemek son derece yanlıştır. Çünkü, her on yılda bir yaşanan ve Cumhuriyet tarihinin büyük zaman dilimini işgal eden darbe dönemlerinde Kürtler kadar milli-manevi değerlerine bağlı dindar Türkler de benzer baskı ve dışlanmalara maruz kalmıştır. Güvenlik söylemi altında, özgürlük-güvenlik dengesi sadece Kürtler için değil, devletin kurucu unsuru Türkler için de ihlal edilmiştir. Güvenlik paradigması rejim güvenliğine indirgenmiş, aslında bu gerçek anlamda resmî ideoloji elitlerinin iktidar güvenliğine kılıf olarak kullanılmıştır. Böylece devleti ve kurumlarını elinde tutan resmî ideoloji elitleri, güvenlik kavramı ile toplumun değil, iktidarı elinde tutan bürokratik elitin güvenliğini öncelemiştir. Böylece demokratik temsil mekanizmalarının zayıfladığı, toplumsal taleplerin bastırıldığı ve toplumu temsil etmeyen bir darbeci zihniyetin devlet diye topluma dayatıldığı süreçler hep birlikte yaşanmıştır.

Resmî ideolojinin uyguladığı kimlik siyaseti, toplumun farklı kesimlerini birbirine karşı konumlandırmış; baskı ve tahakkümün kaynağı olarak karşıt kimliklerin gösterilmesini beraberinde getirmiştir. Bu durum zamanla toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmiş, farklı grupların devleti kendi aleyhlerine işleyen bir yapı olarak algılamasına yol açmıştır. Nitekim devleti Kürtler, “Türklerin devleti”; Aleviler “Sünnilerin devleti”; Sünniler ise “laik elitlerin devleti” olarak algılamaya itilmişlerdir.

“Terörsüz Türkiye” komisyonu, bu gerçeği göz önünde bulundurarak, olaya salt Kürt kardeşlerimizin sorununa indirgememeli, sorunun Türkü ile Kürdü ile Alevi’si ve Sünni’siyle hepimizin, tüm toplumun ortak bir sorunu olarak ele almalıdır.

Bölünme sadece Türklerin bir problemi değildir. Hem Türklerin hem Kürtlerin ve hem de Arapların ortak sorunudur. Türkler, Kürtler ve Araplar ve sair kimlikler, bu bölünmenin özneleri değil, nesneleridir. Osmanlı bünyesindeki toplumların ayrıştırılıp yeniden gruplandırılması ve bu kamplaşmanın coğrafyaya yansıtılması doğrultusunda ortaya çıkan durum gözlerimizin önündedir. Bu durum, yalnızca askeri mağlubiyetlerin yol açtığı bir siyasî parçalanma değil, aslında toplumun bilincinde ve kimlik dokusunda gerçekleştirilen sosyolojik operasyonların yol açtığı bir etkidir. Stratejik hedef; toplumun dayanışma bağlamı’dır.

“Terörsüz Türkiye” komisyonu, bu gerçeği de göz önünde bulundurmalıdır. Düşmanı kendi aramızda değil, daha büyük resimde aramalı, bu bilinçle hareket etmelidir. Türkler ve Kürtler et ile tırnak gibi bin yıldır aynı inanç, aynı değerler ve aynı vatan içinde bütünleşmiştir. Bu tür dış stratejilere yem olmamak için, birbirini sevmek, bugüne kadar olmadığı kadar daha şiddetle dayanışmak ve bu ortak sorunu birlikte bertaraf etmek gibi hayati bir vazife ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bölgedeki hiçbir kimliğin ABD ve İsrail gibi emperyalist ülkelerin maşası olmakta hiçbir geleceği olamaz. Emperyalizmin maşası olmuş örgütleri de meşrulaştırmak, sadece Türklere değil, aynı zamanda Kürt kardeşlerimize de bütün bölgedeki kardeşlerimize de hiçbir yarar sağlamaz. Bölgede oynanan stratejik oyunlarda, sadece Kürt kimliği adına değil, Türk kimliği, Arap kimliği ve sair diğer dini kimlikler adına da hainler devşirilmiştir. 15 Temmuz bunun en açık delilidir.   

Kısaca, dün Osmanlı’yı Ortadoğu’ya dönüştüren, bugün Türk İslam dünyasını hedef alan, Türk, Kürt ve Arap kimliklerini yeni bölünmelerin ve çözülmelerin, hatta çatışmaların birer figüranı haline getiren bir sosyolojik akıl ve irade ile karşı karşıya bulunduğumuzun hep birlikte bilincine varmalıyız.

Terörsüz Türkiye süreci ancak bu bilince sahip iyi huylu öznelerin eseri olacaktır. Bu özneler hem geçmiş hem güncel ve hem de gelecek nedenselliği ile düşünerek, olayın bir emperyalist komplo olduğunu teşhis etmeli ve çözümü de bu teşhis bağlamında aramalıdır. Birbirimizi oyuna gelmekle suçlamayalım. Hep birlikte oyuna geldik ve hep birlikte bu oyunu bozmak durumundayız. Yaşadığımız olaylar, bir savaş sosyolojisinin konusu değil, sosyolojik savaşın tezahürleridir. Çünkü modern sosyoloji, bölünme ve çözülme süreçlerini çoğunlukla spontane dönüşüm sosyolojisi veya savaş sosyolojisi adı altında, dönüşümün veya savaşın toplumsal sonuçlarını analiz etmekle sınırlı tutmuştur. Oysa “sosyolojik savaş”, sosyolojiyi bir toplumsal inşa aracı olarak görür. Bu fark, kavramsal olduğu kadar politik bir farktır: savaşın toplum üzerindeki etkisini anlamak başka, toplum kesimlerini savaşın nesnesi hâline getiren süreç stratejilerinin kurgulanmış ve yönetilen bir süreç olduğunu kavramak başkadır.

Toplumların ortak payda dediğimiz bir (üst) çatı kimliği vardır. Bu üst kimlik (çatı kimlik) işlevselliğini yitirdiğinde toplumlar otomatik olarak alt kimliklere dönerek dayanışma biçimlerini yeniden organize eder. Bir topluma yöneltilen sosyolojik savaşın stratejik hedefi burasıdır. Eğer bir toplumda üst kimlik tahrip edilmişse ve devlet özellikle alt kimliklerden birisini temsil ediyorsa, diğer kimlikler üzerinde bir baskı aracına dönüşecektir. Devletin bütün vatandaşlarına hukuki güvence sağlama fonksiyonu ortadan kalkacaktır. Bu baskı ve hukuki güvence yokluğu algısı, diğer kimlikleri kendi içlerinde dayanışmaya itecektir. Bu durum, sosyolojik savaş stratejisi ile hareket eden emperyalist güçlere en fonksiyonel istismar alanlarını açacaktır ve açmıştır. İşte sosyolojik savaş, bu temele oturtulan bir sosyolojik tasarımdır ve hedeflenen sonucu doğuracak fonksiyonellikteki operasyonları belirlemek oldukça kolaylaşmıştır. Çünkü süreç, hedeflenen etkilerden başlayarak geriye doğru planlanır.

Toplumlara kendilerine yöneltilen tehditlerle başa çıkabilme kapasitesi kazandıran temel unsur dayanışmadır. Sosyolojik savaşın merkez hedefi, hedef toplumun dayanışmasının kurumsal olarak tezahür ettiği devletin çökertilmesidir. Bu amaçla toplum içindeki kimliklerin topluma, siyasete, ekonomiye ve orduya güç veren dayanışmacı formu bozulur. Toplumlar çıkar temelli, etnik, din ve mezhepler gibi alt kimlik temelli iç çatışmalar üreten; devletin rakip devletlere karşı siyasi, ekonomik ve askeri politikalarını desteklemekten uzak bir sosyolojik forma kavuşturulur.

Burada elbette sorun kimliklerin çeşitliliği değildir. Çünkü siyasi tavır olarak ortak mensubu bulunduğumuz kültür ve medeniyetimiz, kabile, toplum ve uygarlıkların çeşitliliği gerçeğini tanımış ve bu çeşitliliğe asla tepeden bakmamıştır. Aksine çeşitliliğin ilahi irade tarafından verildiğini kabul etmiştir. Bin yıllık ortak medeniyetimizin ilkelerinden birisi de hoşgörü (tolerans) ve dinde zorlama olmaması ilkesidir. Esasen farklı dinlere hoşgörü ve cemaat idarelerine dokunmama medeniyetimizde bir dini kural olarak da ifade edildiği için, daha güçlü bir tatbikat bulmuş; Müslümanlar gayri-müslimlere bu hakları tanırken kendi imanlarının gereğini yerine getirmenin bilinciyle hareket etmişlerdir. Çünkü bir gayrimüslimin ibadet hürriyetine ve cemaat hayatına müdahale ettiği zaman, kendi inandığı dinin kurallarını ihlal etmiş olmaktadır. Bu anlayış doğrultusunda Osmanlı’nın geliştirip kurumlaştırdığı dini cemaat özgürlüğü, imparatorluğun Balkanlar’daki 500 yıllık ömrünün sebeplerinden biridir. İslam’ın özünden beslenen çok milletli, çok kültürlü ve çok dinli açık toplum pratiğini hayata geçirme doğrultusunda sosyolojik etki odaklı bir kültür ve medeniyet temsili, uluslararası yeni bir medeniyet çağı açılmasında katalizör rolü oynayacaktır.

Bu sebeple sorun kimlik çeşitliliği değil, bu kimliklerin manipüle edilerek birbirlerine karşı konumlandırılarak kötü huylu ilişkileri besleyecek şekilde merkezileştirilmesidir. İslam dünyasında ülke ve bölge içi çatışmalar olarak tezahür eden krizlere baktığımızda bu krizleri besleyen sosyolojik dinamiklerin etnisite, mezhep, cemaat veya lider ırkçılıkları olduğu görülecektir. Bu ırkçılık türleri, bir toplumun dayanışmasını ortadan kaldıran en amansız sosyolojik silahlardır. Bu silahlar kullanıldığında, farklı kimlikler ortak dayanışma bağlamından kopar, alt kimlikler merkezileşir, ayrışma ve kutuplaşma gerçekleşir, bağışıklık sistemi çöker, alt kimlik çatışmaları başlar, kanserojen kimlikler yayılır, toplumun devlete güç veren formu bozulur, devlet sosyolojik zeminini yitirir, dış güçler müdahaleyi meşru görür.

PKK ve versiyonlarının arkasındaki strateji ve irade, etnisite silahını kullanıyor. Amacı askeri değil, sosyolojiktir. Silahlı terörle Türkiye’yi simetrik mukabelede tutup asimetrik sonuçlar elde ediyor. Etnik ayrışmayı tersten besleyen bir fonksiyona yöneltiyor. Etnik benliği merkezileştirme ve bu temelde bir kimlik inşa etme, dolayısıyla da sosyolojik bir dönüşüm gerçekleştirme stratejisi izliyor. Sosyolojik stratejilere, sadece askeri stratejilerle karşılık verilmesi, bir askeri gücü, mukayese kabul etmeyecek bir biçimde üstün de olsa, sosyolojik strateji karşısında, kısa vadeli etki yapan bir araca indirger.

Kısa vadede elde edilecek silah ve asker gücü ile orantılı sonuçlar yanıltıcıdır. Askeri seçenek, etnik sosyoloji ile parçalanan toplumsal yapıyı bütünleştirecek mukabil sosyolojik stratejinin bir bileşeni olmadıkça, gücünü bu bağlamda kullanmadıkça, fonksiyonel olmayacak, sadece Kürt etnosentrizmini tersten besleyecektir. TSK’nın tartışılmaz askeri güç üstünlüğüne rağmen, PKK’nın çatışmayı uzun yıllara yayabilmesi, TSK’nın sosyolojik strateji boşluğundan; yani etnik sosyoloji karşısında Türk, Kürt ve Arap kimlikleri arasında katalizör etkisi doğuracak İslam dayanışmasını ihmal etmesinden kaynaklanmaktadır. Geçmişte PKK, çatışmanın bağlamını ulusalcı özellikte tutma stratejisi izlemiştir. Bu sosyolojik bir stratejidir ve etnik sosyoloji stratejisi PKK’nın asimetrik gücünü oluşturmuştur. PKK’nın etnosentrist ideoloji ile sosyolojik güç kazanmasına mukabil, Hükümetler geçmişte ulusalcı bir ideoloji adına mukabele etmekle, karşı tarafın sosyolojik gücünü tersten beslemiştir. Bunu istismar eden güçler, yaşanan çatışmayı, bir etnik, uluslar çatışması olarak resmetmiştir. Böylece Türkiye resmî ideolojinin Kürt versiyonu ile kafa kafaya çarpışan bir ideolojik tuzağa düşürülmeye çalışılmıştır. Son yirmi yıl içinde Hükümetin temel hak ve ögürlükler bağlamında yaptığı düzenlemeler ve TSK’nın operasyonlarda sadece teröristleri hedef alan ve sivil kayıpları önlemedeki sıfır tolerans hassasiyeti bu tuzağı bozucu önemli etkenler olmuştur.

Emperyalist güçlerin çözümü, nasıl ki etnik kimlikler bağlamında coğrafyaya yansıyacak bir sosyolojik bölünme ise, Türk, Kürt ve Arapların çözümü de ortak paydalarını öne çıkararak sosyolojik bir bütünleşmeden geçer. Dayanışma bağlamını, etnik kimliklerden, ortak paydaların belirlediği üst kimlik dayanışmasına aktarmaktan geçer. Bu üç kimliğin kesişim aralığında kalan tarihi, kültürel ve dini ortak paydalar temelinde, eğitim, diyanet ve savunma ve siyaset güçlerini konsolide eden bir karşı sosyolojik strateji, “Terörsüz Türkiye” projesinin özü olmalıdır. “Terörsüz Türkiye”, “Terörsüz Suriye” ve “Terörsüz Irak” birbirinden bağımsız düşünülemez. Bütün aktörler bu bağlamda niyetlerini tashih etmeli ve arka plandaki tüm ajandalarını terk ederek bölgesel bir dayanışma inşası doğrultusundaki sosyolojik süreç yönetiminin bir bileşeni olmalıdır. Terörsüz Türkiye süreci, bir pazarlık süreci olmamalıdır. Pazarlık yapan taraflardan oluşmamalıdır ve tarafların değil, aynı cephede yer alan bütünleşme ruhunun temsilcileri tarafından yürütülmelidir. Askeri gücümüz, birbirine değil, bölünme süreçlerini destekleyen, manipüle eden iç ve dış güçlere yöneltilmiş, bir sosyolojik akıl ve irade ile bütünleşmiş, toplumun ortak paydalarını özümsemiş, müşterek bir güvenlik gücü özelliğine kavuşturulmalıdır.

Bu bağlamda “Terörsüz Türkiye” projesinin bütün bu kötü huylu sosyolojik süreçlerin ve bu süreçlerin dayandığı sosyolojik akıl ve iradenin idraki temelinde ve mukabil bir sosyolojik akıl ve irade ile yürütülen bir çözüm süreci olmasını temenni ediyoruz.

Özetle; Sosyolojik savaş, hedef toplumun dayanışma bağlamını zayıflatmayı amaçlayan, toplum bilim verileri ve araçlarıyla yürütülen asimetrik müdahaledir. Bu müdahale; kimlik politikaları, eğitim, medya, sivil toplum mühendisliği ve ekonomik/siyasal araçların eşzamanlı kullanımıyla hayata geçirilir. Terör olgusu, güvenlik boyutunun ötesinde çoğu zaman sosyolojik savaşın bir görünümüdür: dayanışma bağlarının tahribi, alt kimliklerin merkeze çekilmesi ve devlet-toplum meşruiyetinin erozyona uğratılması yoluyla sürdürülen stratejik bir süreçtir. PKK ve versiyonlarının bütün özellikleri, sadece Türkiye’ye değil, aynı zamanda Suriye, Irak ve çevre bütün bölgeye yöneltilmiş bir sosyolojik müdahale olduğunu gösteren tipik özelliklerdir.

Türkiye’de son dönemde yaşanan sembolik olarak silah bırakma gösterisi ve TBMM nezdinde oluşturulan komisyon çalışmaları, “Terörsüz Türkiye” hedefi bağlamında politik fırsatların yanında, tehlikeli riskler de barındırmaktadır. Çalışmaların, dayanışma bağlamını hedef alan kimlik stratejileri dikkate alınmadan yürütülmesi, “Terörsüz Türkiye” hedefine değil, çözülmeye doğru ilerleyen sosyolojik süreçleri besleyecektir.

“Terörsüz Türkiye” komisyonu, sahada bir barış penceresi açmıştır. Esasen böyle bir komisyon gereklidir. Ancak bu komisyonun temel misyonu, sosyolojik onarım; çözülmeye doğru ilerleyen sosyolojik süreci, dayanışmaya doğru evirecek bir strateji üzerinde ilerlemek olmalıdır. Aksi halde ele geçen bu tarihsel fırsat heba olacaktır.

“Terörsüz Türkiye” süreci, bu sosyolojik dönüşümü besleyecek şekilde siyasi, hukuki, toplumsal ve askeri adımların eş zamanlı olarak atılmasını gerekli kılar.

Örneğin öncelikle sembolik olarak ve adeta bir seremoni gibi gerçekleştirilen silah bırakma olayının, somut verilerle desteklenmemesi ve kamuoyunun yeterince bilgilendirilmemesi sebebiyle inandırıcı olmaması; terör örgütünün varlığını başka bir alanda devam ettirecek mesajı veren “PKK Türkiye’den çekiliyor” açıklaması, Suriye PKK’sının sönümlenmemesi, silah bırakmaması ve ıslah olmayıp, İsrail ve ABD stratejisinin sahadaki figürü olmaya devam etmesi, “Terörsüz Türkiye” sürecinin iyi niyet temellerini sarsmaktadır. Bu sebeple komisyon öncelikle Suriye PKK’sı sorununun çözümü konusunda da odaklanmalıdır. Ayrıca Suriye iç savaşının yol açtığı göçler, bölge demografisini değiştirmiş, bunu fırsat bilen sosyolojik savaş merkezleri, ileriye dönük bir sosyolojik saha hakimiyeti kurmak için göç süreçlerini yönetmişlerdir. Bugün Suriye PKK’sının işgal ettiği coğrafyada, yapay bir sosyoloji inşa edilmiştir. Tıpkı Musul ve Kerkük’teki tapu ve nüfus kayıtlarının yakılması gibi taktikler uygulanmıştır. Öyle ki, Suriye PKK’sının çoğunluğu Suriye dışından toplama bir özelliktedir. Bu sorun aşılmadan yapılacak komisyon çalışmaları, PKK’nın sıklet merkezini Suriye’ye taşıma ve işgal ettiği bölgede toplumsal taban oluşturma stratejisine hizmet eden bir işleve yol açacaktır. Komisyonun ilgili üyeleri Suriye PKK’sı ile görüşerek barışçıl yollardan çözümü sağlamalı, aksi takdirde emperyalizmin bölgedeki silahlı gücüne dönüşmüş bir PKK’nın sadece bölge toplumlarına değil, Kürtlere de ihanet etmiş bir kanserojen kitle haline dönüştüğü kabul edilerek cerrahi müdahale ile bu yapı ortadan kaldırılmalıdır.

Suriye PKK’sı sorunu ıslah edilerek veya cerrahi müdahale ile çözümlendikten sonra, komisyon çalışmalarının fonksiyonel olması için aşağıdaki yüksek öncelikli riskler bertaraf edilmeli ve çok katmanlı entegrasyon süreçleri başlatılmalıdır:

A-Yüksek Öncelikli Riskler Analizi

1. Hukukî Suiistimal Riski

Terörle mücadele mevzuatının, sivil muhalefet ve insan hakları savunuculuğu üzerinden yumuşatılmaya çalışıldığı gözlemlenmektedir. Bu çerçevede, geçmişte yaşanan terör süreçlerinde önemli roller almış bazı aktörleri hukuki sorumluluktan bağışık hale getirerek siyasal sürece dâhil etme çabaları, iyi niyetli değildir ve ciddi riskler barındırmaktadır.

Bu aktörlerin “ıslah oldukları” veya “bölge insanına ve değerlerine ihanet etmeyi bıraktıkları” varsayımı, henüz somut kanıtlarla desteklenmemektedir. Bu nedenle, böyle bir yaklaşım “Terörsüz Türkiye” sürecini amacından saptıracak riskler barındırmaktadır.

2. Siyasî Suiistimal Riski

Bugün itibariyle bir hukuki kısıtlılık altında dahi olmayan ve Terörsüz Türkiye sürecinde doğrudan veya dolaylı olarak yer aldıkları görülen bazı kişilerin, iyi niyetten çok uzak bir şekilde ayrışma ve kutuplaşma sürecini besleyen söylemleri, bu kişilerin PKK ajandasından bağımsızlaşamadıkları; süreci bu ajanda bağlamında algıladıkları ve adeta bir PKK-TBMM arasında bir pazarlık masasına dönüştürmeye çalıştıkları kast ve niyetini göstermektedir. Bu durum, süreç lehine söylemleri samimiyetten yoksun hale getirmekte ve “İyi polis/Kötü polis” stratejisi yürüttüklerini açığa vurmaktadırlar.

3. Toplumsal Karşılıksızlık Riski

Sivil aktörlerin marjinal söylem ve tutumlarını sürdürmeleri, sürecin toplumda karşılık bulmama riskini artırmaktadır. Bu durum, toplumsal onarım çabalarını baltalamaktadır. Terörsüz Türkiye süreci; Türk ve Kürt vatandaşlar açısından psikolojik, siyasi, hukuki, ekonomik ve güvenlik yönleriyle anlamlı bir karşılık bulmalıdır.

Bu amaçla:

·         Sosyolojik bir strateji ve süreç yönetimi geliştirilmeli,

·         Ortak toplumsal etkinliklerle gerilim alanları yumuşatılmalı,

·         Ülke genelinde, sosyal, ekonomik ve kültürel bütünleşme örnekleri görünür kılınarak, örneğin evliliklerle et ve tırnak haline gelmiş, ülkenin her bölgesinde, her şehrinde ekonomik faaliyetlerle toplumun bir dokusu haline gelmiş örnekler işlenerek, PKK ve uzantılarının sosyolojik gerçeklikten kopukluğu toplumsal bilince yansıtılmalıdır.

·         Kürt kökenli insanımızın PKK ile özdeşleştirilmesi yönündeki yanlış algı ortadan kaldırılmalı, bilakis, PKK’nın ülkemizin ortak tarihine, kültürüne, inanç ve değerlerine ihanet ederek, İsrail ve Emperyalist ülkelerin kullandığı bir figür haline geldiği açık bir biçimde ortaya konulmalıdır. PKK ve TC sembolü üzerinden üretilen ayrıştırıcı retorik temelsiz bırakılmalıdır.

4. Manipülasyon Riski

Süreç boyunca medya ve dijital platformlarda yürütülebilecek algı operasyonları ve dezenformasyon kampanyaları, toplumun güven duygusunu zedeleyecektir. Bu durum, siyasi iradeye yönelik güvensizlik doğurarak sürecin toplumsal meşruiyetini aşındırmakla kalmayacak, aynı zamanda süreci yöneten siyasi iradenin ihanetle suçlanmasına yol açabilecektir. Dolayısıyla, medya okuryazarlığı, kamu yayıncılığı ilkeleri ve dezenformasyonla mücadele mekanizmaları güçlendirilerek, aksine sürece güveni artıran yayınlar gerçekleştirilmelidir.

5. Uluslararası / Bölgesel ve Dahili Etki Riskleri

Süreç bir bütünlük içinde ele alınmalı; dış ve iç aktörlerin etnik gerilimleri tahrik eden müdahaleleri deşifre edilmelidir. Bölgesel nüfus oranlarını bozmayı, genel toplumsal dayanışmayı etnik ve sair farklılık öğelerini öne çıkararak provoke etmeyi amaçlayan iç ve dış müdahalelere karşı fonksiyonel bir karşı sosyolojik strateji geliştirilmelidir. Bu aşamada ortaya çıkabilecek provokasyonların hem iç hem dış kaynaklı aktörlerinin kimlikleri belirlenmeli, sürece müdahale etmeleri adli ve askeri mekanizmalarla önlenmelidir.

6. Risk Yönetimi Stratejisi

Terörsüz Türkiye süreci, klasik bir güvenlik projesinin ötesinde, hukukî, siyasal, sosyolojik ve kültürel bütünleşmeyi hedefleyen kapsamlı bir yeniden toplumsal ve hukuki ve siyasal yapılanmadır. Bu nedenle her risk alanı, birbirini tamamlayan çok katmanlı bir stratejiyle yönetilmelidir. Toplumun her kesimi için ortak anlam ve karşılık üreten bir yapı inşa edilebildiğinde, Türkiye terörsüzleşmenin ötesinde, sosyolojik bir yeniden yapılanma sürecine girecektir.

Belirtilen yüksek öncelikli riskler karşısında, kapsamlı bir Risk Yönetimi Stratejisi oluşturulmalı ve bu strateji kapsamında:

·           Meclis bünyesinde oluşturulan komisyona, bu risk alanlarını yönetecek ehil, toplumun her kesimince kabul görmüş uzman alt bir heyet teşkil edilmeli,

·           Kutuplaşma, ekonomik dengesizlik ve hukuki güvencesizlik gibi sahadaki riskler belirlenmeli,

·           İç ve dış provokatörler deşifre edilip etkisizleştirilmeli,

·           Olası senaryolara karşı önleyici ve iyileştirici tedbirler alınmalıdır.

B-Çok Katmanlı Barış, Dayanışma ve Yeniden Entegrasyon Stratejisi

1. Hukukî Düzenleme Ayağı

Yukarıda açıkladığımız yüksek öncelikli istismar risklerini karşılayacak ve minimize edecek şekilde, silahsızlanma sonrası geçiş dönemi için:

·           Ceza hukuku, af/uzlaşı mekanizmalarını,

·           İtiraf temelli arşivleme süreçlerini,

·           Mağdur hakları ve güvenlik garantilerini kapsayan bütüncül bir hukuki düzenleme hazırlanmalıdır.

2. Sosyolojik Onarım Ayağı

Toplumsal dayanışmayı güçlendirecek onarıcı programlar geliştirilmelidir.

Bu çerçevede:

·           Alt kimlikleri inkâr etmeyen ancak üst kimlikte birliği inşa eden fonksiyonel bir entegrasyon stratejisi geliştirilmeli,

·           Toplumun birlik ve dayanışmasını hedef alan sosyolojik saldırılara karşı farkındalık oluşturulmalı,

·           Yerel düzeyde sosyal uyum projeleri ve ortak hafıza girişimleri başlatılmalı,

·           Bu süreç, yerel kanaat önderleri, İslam âlimleri ve toplumun manevi önderlerinin aktif katılımıyla yürütülmelidir.

·           Ortak manevi değerleri benimsemiş genel kitlenin de aktif katılımı ile bu değerler etrafında genel dayanışma psikolojisi geliştirilmelidir.

3. Eğitim ve Kültür Reformu Ayağı

Kapsayıcı vatandaşlık eğitimi çerçevesinde, alt kimlikleri üst kimlik altında bütünleştiren bir müfredat reformu yapılmalıdır.

Bu çerçevede:

·           Alt kimlikleri birbirine entegre edecek ve üst bir kimlik altında dayanışmaya götürecek ve katalizör etkisi yapacak kültürel ve manevi dinamikler belirlenmeli, kimlik farklılıklarını diğeri ile tersten kışkırtmaya yol açacak vurgulayıcı söylemler ve seromoniler ayıklanmalı,

·           Aynı şekilde bu entegrasyona hizmet edecek ortak dil unsurları belirlenmeli,

·           İslam, bilim ve felsefe çatışması algısı ortadan kaldırılmalı,

·           Mevcut müfredat, bilimsellik kılıfı altında agnostik bilgi anlayışını (epistemoloji) dikte eden bilimsel söylemler ve felsefi yorumlardan arındırılmalı,

·           İnsanımızı ahlak, dürüstlük, vatan sevgisi, birlik ve dayanışma ile mükellef kılıcı bir bilgi kuramı devreye sokulmalı,

·           Belirlenen bu kültürel ve manevi dinamiklerin belirleyici olduğu; insanımızı uyuşturucu, alkolizm, ırkçılık, terör, LGBT ve sair toplum hayatını tahrip eden sosyal hastalıklara karşı tam bir bağışıklık kazandıracak fonksiyonellikte bir eğitim müfredatı geliştirilmeli ve eğitim kadrosu kısa bir zaman diliminde bu müfredata adapte edilerek acilen eğitim kurumlarında hayata geçirilmelidir.

·           İfade özgürlüğü korunarak ve keyfi sansürden kaçınılarak, dezenformasyonla mücadele ve medya okuryazarlığı programları eğitim müfredatının bir parçası haline getirilmelidir.

 

4.Medya ve bilgi ekosistemi düzenlemeleri yapılmalıdır.

 

Kamu ve özel yayıncılıkta ifade özgürlüğü korunarak ve keyfi sansürden kaçınılarak, toplumsal uzlaşıyı güçlendirici yayın ilkeleri hâkim kılınmalıdır.

5. Ekonomik Kapsayıcılık yaygınlaştırılmalıdır

Geçmişte yaşanan terör olaylarının yol açtığı istihdam, altyapı, yerel ekonomik projeler ve yatırımlardaki aksamalar ve bütün bunların beslediği toplumsal marjinalleşmenin giderilmesi için en fonksiyonel tedbirler alınmalıdır. Bu çerçevede:

·           İstihdam, altyapı ve yerel yatırım projeleri geliştirilmeli ve desteklenmeli,

·           Bölgesel kalkınma farklarını azaltacak kapsayıcı ekonomik modeller uygulanmalıdır.

6. Uluslararası ve Bölgesel Koordinasyon Ayağı

Sınır ötesi güvenlik çerçevesinde;

·           Mülteci politikaları ve bölgesel diyalog mekanizmalarıyla eş zamanlı olarak yoğun bir diplomasi yürütülmelidir.

·           Bölgesel bir uluslararası destek, Türkiye’nin sosyolojik bütünlüğü ve egemenlik hakları temelinde kurgulanmalı, sadece Terörsüz Türkiye değil, Terörsüz Suriye, Terörsüz Irak ve en nihayetinde de Terörsüz bölge stratejisi bölgesel bir stratejiye dönüştürülmelidir.

C-Sonuç

“Terörsüz Türkiye” hedefine ulaşmak, yalnızca güvenlik tedbirleriyle sağlanamaz. Kalıcı barış; hukuki güvence, toplumsal yeniden inşa, kapsayıcı politik reformlar ve yerel toplulukların dayanışma ve entegrasyon bilincinin güçlendirilmesi ile mümkündür. Terörsüz Türkiye sürecinin sürdürülebilir ve kalıcı olması için sosyolojik bir stratejisi geliştirmeli, kapsayıcı bir devlet anlayışının güçlendirilmesine paralel olarak, toplumsal bilinç ve kimlik dokusundaki onarımlar önemsenmelidir. Meclis’e sunulacak paket, silahsızlanma ve geçiş süreçlerini demokratik hukuk normlarıyla çerçevelendirirken; dayanışma bağlarını onaracak sosyal, ekonomik ve eğitim politikaları da içermelidir. Terörsüz Türkiye süreci bu yaklaşım ile ilerlediği takdirde, tarihsel kırılmaların onarılması ve toplumsal güvenin yeniden inşası mümkün hale gelecek, eşit yurttaşlık ilkesi temelinde kapsayıcı bir özgürlük-güvenlik dengesi kurulacak, bu hem iç hem de bölgesel istikrar ve huzurun; karşılıklı güven ve dayanışmanın teminatı olacaktır. Terörsüz bölge, ekonomik, sosyal, siyasi ve askeri dayanışmalara da zemin oluşturacaktır.

Son Düzenlenme Cuma, 31 Ekim 2025 23:05
Hasan Hüseyin Uludağ

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Yorum Ekle

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuza emin olun. HTML kodları kullanılamaz.

asder logo

Adaleti Savunanlar Derneğinin ilkelerini benimsiyor ve her alanda "adalet"değerini temel alan kural ve uygulamaların gerçekleştirilmesi için mücadele çalışmalarına katılmanın gereğine inanıyorsanız; bizi takip edin...