Cumartesi, 10 Haziran 2017 10:53

Suriye ve Arap Baharı 2

DIŞ FAKTÖRLER

Suriyeli muhalifler dış desteğe çok ümit bağladı. Maalesef yardım gelmediği gibi dünya katliama seyirci kaldı. Muhalifler kendilerinin kandırıldığını iddia ediyorlar. Batı ise hiç bir zaman taahhütte bulunmadıklarını ifade ediyor.

Siyaset duygulara göre değil gerçeklere göre yapılmalı. Gerçeğe bakacak olursak kimsenin muhaliflere yardım edecek durumu da yoktu. Suudî Arabistan ve Körfez ülkeleri kendilerinin de başta demokrasi olmak üzere bir sürü ciddi problemleri olan ülkeler. Ayrıca İran ve Şia tehditi de hareket kabiliyetlerini sınırlayan önemli hususlardan. Türkiye Kürt meselesinden demokratikleşme ve vesayet meselelerine kadar birçok iç meselesi olan bir devlet. Ayrıca ekonomik sıkıntıları dolayısıyla İran milislerine ve Rus bombardımanına rağmen her iki ülkeyle de münasebetlerini ve ticaretini sıcak tutmaya çalışan bir ülke. Gelinen noktada bu ülkelerle girilen diyalogdaki hassasiyet önceden gösterilseydi belki de bugünlere gelinmeyecekti.

Beklenen Batı yardımından ise henüz hiç bir emare yok. Fakat “Batı yardımı” derken Bediüzzaman Said Nursî'nin şu sözünü de hatırlamakta fayda var: “Biz, ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz. Fakat kâfirlerin kılıncı ile değil. Kâfirlerin kılınçları başlarını yesin; kılınçlarından gelen faide bize lâzım değil. Zâten o mütemerrid ecnebilerdir ki, münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler.”

İran ve Batı

İran Şia’sının Suriye Alevileriyle derin farkları olmakla birlikte işbirliği devam etmektedir. İran tarih boyunca hep pragmatik olmuştur. Humeyni devriminden bu yana bayraklaştırdığı İslamcılık ve İslamî değerler, insan hakları ve katliamlar onlar için çok önemli değildir. Bugün de Suriye meselesini etki sahasını artırmak için basamak olarak kullanmaktadır. Ayrıca Suriye'yi Akdeniz’e hem enerji hem de askeri güç olarak açılmak için koridor olarak kullanmak istemektedir.

ABD, İngiltere ve Fransa’nın başı çektiği Batı dünyası, İslam ülkeleri için demokrasiyi henüz kabullenmiş değil. Demokrasiye destek veren Batılıların yönetimlerdeki etkileri hala istenilen seviyeye gelemedi. ABD, İran ile görünüşteki husumetine rağmen Irak'taki yönetimi Şiilere bırakmakta tereddüt göstermemiştir. Bu da Batı'nın İslam dünyasını daha iyi kontrol etmek maksadıyla Şii kartını güçlendirmeye devam edeceğini göstermiştir. Bu sebeple Suriye'de de Şiilere Batıdan örtülü bir destek mevcuttur.

DAEŞ gibi terör örgütleri de Suriye'deki imajı değiştiren faktörlerden. DAEŞ ve Suriye rejiminin birbirlerine saldırmaması ile DAEŞ'in güçlenmesi ve alternatif olarak ortaya çıkması sağlanmıştır. Dünyaya da DAEŞ mi Esed rejimi mi tercihi takdim edilmiştir. Batı radikal akımları gerekçe göstererek olan bir yardımı da kesmiş oldu.

Yükselen Rusya

Rusya'nın Çar Deli Petro’dan bu yana sıcak denizlere inme politikası Suriye ile gerçekleşmişti.  Tartus üssünü kaybetmemek için Rusya elinden geleni yapıyor. On binlerce sivilin Rus uçakları ve füzeleri ile katledilmesinin tek gerekçesi stratejik menfaatler… Libya'da üssü olmadığı için ses çıkarmadı fakat oradaki kayıplarını da Suriye'den telafi etmek istemektedir. Belki de pazarlık böyleydi.

Sovyetler dağılırken Rusların en büyük endişesi İkinci Dünya Savaşı sonrası Yalta konferansı gibi mutabakatlarla belirlenen “etki sahası” ya da “arka bahçelerinin” ne olacağı idi. NATO o dönemde demokratik reformlara cesaret vermek için statünün değişmeyeceğini ifade etti. Ruslar da bu mutabakatı alabildiğine suiistimal etti. Bilindiği gibi Grozni'yi aylarca bombalayarak kontrolü ele aldı ve Kafkasya'daki hâkimiyetini pekiştirdi. Ermenistan vasıtasıyla Karabağ'da Azerbaycan'a operasyon yaptı. Yine aynı şekilde Gürcistan, Osetya savaşı ile hizaya getirildi. Kırım'ı haksız bir şekilde ilhak etti. Bütün bu olanları dünya özellikle Batı seyretti. Tesirsiz birkaç ekonomik ambargoyla iktifa etti. Bu hadiseler Suriye'nin habercisiydi. Dün Grozni bugün Halep… Özellikle Suriyeli muhaliflerin bu hususu iyi bilmeleri ve stratejilerini ona göre tespit etmeleri gerekiyordu.

Kürt faktörü

Suriye meselesinin bu kadar uzamasındaki en önemli faktörlerden birisi de Kürt faktörüdür. Kürtleri kullanarak Ortadoğu'daki etkilerini artırmak isteyen ülkeler Suriye barışına sürekli engeller çıkarıyorlar.  Önce özerk Kürt yönetimleri daha sonra da beş-on sene içerisinde Türkiye, İran Irak ve Suriye ile sınır problemleri olan bir Kürt devleti planlanıyor. Savaş hali sebebiyle sürekli olarak Batı'ya muhtaç bir ya da iki Kürt devleti hedefleniyor. Bu da neredeyse ikinci bir İsrail ya da yeni bir BAAS devleti olacaktır.  Tunus'ta başlayan Arap baharının en önemli hedeflerinden birisi bu bölünme ve sürekli savaş halidir.

Büyük ekseriyeti İslamî değerlere sahip Kürtler, Batı'nın oyuncağı olacak ve büyük yıkımlara sebep olacak BAAS tipi bir devlete geçit vermeyeceğini tahmin ediyoruz. Ancak burada başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerinin demokratik reformları devam ettirmeleri gerekiyor. Ayrıca terörle mücadelede teröristle halkı birbirinden ayırmanın çok önemli olduğunu akıldan çıkarmamak gerekiyor. Ayrıca demokrasi, adalet, hak-hukuk ve refahın paylaşımıyla bir ve beraber olmanın cazibesini artırmak gerekiyor.

  

ÇARELER VE ÇÖZÜM

Çözüm için uluslararası garantileri olan bir Suriye barışı gerekiyor. Bu barışta Suriye'nin toprak bütünlüğü mutlaka korunmalı. İran ve Lübnan kökenli Şii milisler ve El Kaide kökenli militanlar ülkeyi terk etmeli. Mültecilerin memleketlerine dönmeleri mutlaka sağlanarak demografik yapının değişmesine müsaade edilmemelidir. Din, mezhep ve ırk ayrımı yapılmaksızın temel hak ve hürriyetler eksiksiz olarak tanınmalı ve insan haklarına öncelik verilecek bir barış süratle kabul edilmelidir.

BAAS ya da Esed rejimi şimdilik başarılı gözüküyor. Ancak galiplerin de neredeyse yok olduğu Pirus zaferinden daha kötü bir sonuç var ortada. Rejimin, harabeye dönmüş bir memlekette hâkimiyetini uzun süre devam ettirmesi mümkün değil. İran ve Rusya gibi iki büyük destekle elde ettiği sonucu ne kadar devam ettirebilecek? İran ve Rusya en nihayetinde evlerine dönecek. Suriye rejimi katliam yaptığı halkla baş başa kalacak. Rejim zaman kaybetmeden katliamları durdurup barış masasına samimi olarak oturmalı.

Bilindiği gibi ABD ve Rusya şimdiye kadar birbirleriyle doğrudan bir savaşa girmediler. Birinin olduğu yerde diğeri seyretti. ABD geçmişte olduğu gibi Suriye için de Rusya ile savaşa girmeyecektir. Ancak vekâlet savaşları devam ediyor. ABD'nin Afganistan'da olduğu gibi Rus hava saldırılarını engelleyecek teknik desteği sağlaması halinde dengeler hızla değişecektir. ABD Bosna-Hersek’te olduğu son ana kadar beklemeyi tercih ediyor. Adeta İslam dünyasında yükselen Amerikan aleyhtarlığının intikamını alıyor.

ABD, Rusya ve İsrail politikalarından etkilenerek muhaliflere gerekli yardımı yapmakta gecikirse tarihinin en büyük alan kaybına uğrayacaktır. Domino etkisiyle Güneydoğu Asya, Baltık ve Orta Avrupa gibi bölgelerde de kayıplara uğrayacaktır. ABD bu kayıpları göze alamayacaktır. Geç de olsa Suriyeli muhaliflere teknik destek sağlayacağını tahmin etmek zor değil…

Rusya ve İran durdurulmalı

İslam dünyası maalesef ekonomik ve siyasî sıkıntılarından dolayı Rusya'nın hava saldırılarıyla yaptığı katliama karşı ortak tavır alamıyor. İslam dünyası ortak bir platform oluşturup Batıyı da yanlarına alarak Rusya'ya karşı baskı grubu oluşturmalıdır. Bugün dünyada hiç bir ülke aleni bir şekilde sivilleri bombalamıyor. Dünya kamuoyuna olumsuz imaj vermek istemiyor. En azından “kaza” gibi mazeretler ileri sürüyor. Ancak Rusya'nın böyle bir endişesi yok, hiç bir sınır ve insanî değer tanımıyor. Dün Grozni bugün Halep yarın başka bir şehir dünyanın gözü önünde haritan silinecek. İnsanlık bu imtihanı kaybetmemelidir. Aksi takdirde dünyanın başka yerlerinde de benzer olaylar tekrar edecek ve ortak değerlerden ve insan haklarından ümidi kesenler teröre başvuracak ve şiddet yaygınlaşacaktır.

İran içerdeki yönetim kaynaklı sıkıntıları aşmak için yayılmacı bir politika izliyor. Mezhepçilik gibi tehlikeli bir hususu alet ediyor. En çok zararı kendisinin göreceğini unutmamalı. Bütün dünyada özellikle İslam dünyasında sıfırlanan itibarı ve duyulan nefret molla rejiminin sona ermesine kadar gidecektir.

Enerji koridoru gibi ticari ve ekonomik konularda da tekelci yaklaşımlara ve konunun askeri hâkimiyet gibi görülmesine son verilmelidir. Enerjide, İran’ın Akdeniz’e açılmasına müsaade edilmelidir. Körfez ülkelerinin de Suriye ve Türkiye üzerinden Batıya açılmaları sağlanmalıdır. Enerjide ve ticarette engellerin kaldırılması insanlığın ortak menfaatidir, çatışma konusu olmamalıdır.

Çözüm Suriye halkında

Bütün toplumlarda millî gurur önemlidir ancak Doğulularda daha da önemlidir. Vesayet veya hâkimiyet tavırlarını hatırlatan ifadelerden uzak durmaya dikkat edilmelidir. Samimiyet ayrı bir konu ancak Batılı politikacılar bu hususta dikkatlidir. Suudilerin selefi, Türkiye'nin de Osmanlı ifadeleri yanlış anlaşılabilmektedir. Bilindiği gibi bütün Ortadoğu'yu fetheden Yavuz Sultan Selim takvası gereği bu hususa dikkat ederdi. Suriye'de okunan hutbede hatibin kendisi hakkında ”Hakimü'l-Harameyn ifadesine itiraz ederek “Hadimü'l-Harameyn” yani “Mekke ve Medine'nin hizmetkârı” olarak düzeltmiştir.

İslam dünyasında oluşturulacak olan ortak platform, şiddeti savunan selefi gruplara karşı hem Suriye'de hem de bütün dünyada ikna edici ortak tavır takınmalıdır. İslam dininin terör, şiddet ve siyasî menfaatler için kullanılmasına ve lekelenmesine müsaade edilmemelidir.

Türkiye Suriye halkına şimdiye kadar yapmış olduğu desteği devam ettirmelidir. Teröre karşı mücadele ederken Suriye halkı ile karşı karşıya getirecek provokasyonlara karşı teyakkuzda olmalıdır. Arap baharının senaristlerinden bir kısmının gizli ajandasının Türkiye'yi batağa çekmek ve parçalamak olduğu unutulmamalıdır.

Yine Türkiye'nin Arap, Kürt, Türkmen, Şiî, Sünnî ve Hristiyan Arap ayırımı yapmadan bütün Suriyelilere destek vermesi ve hak ihlallerine eşit şekilde karşı çıkması barış için önemli bir faktör olacaktır.

Çözümde en büyük gayret şüphesiz Suriye halkına düşüyor. Yapılan yanlışlardan ders alınarak demokratik çözümlere ağırlık verilmeli. Muhalefet ihtilaf noktalarını terk ederek süratle tek çatı altında toplanmalıdır. Taraflar feragat ve fedakârlıklarda bulunarak barışa razı olmalıdır. Aksi takdirde iç savaş yıllarca devam edecek ve ülkenin tamamını tüketecektir. İstikrarsızlık ve iç savaş aynı şekilde Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla derin tarihî geçmişi ve akrabalık bağları olan Türkiye'yi ve diğer komşuları da derinden etkileyecektir.

Dikta rejimlerinin iktidarı ellerinde tutmak istemelerinde akıl almaz ısrarlarının bir sebebi de eski uygulamaların ve zulümlerin hesabının sorulması ihtimalidir yani devr-i sabıktır.  Türkiye'nin tek parti iktidarından kurtulmasında “müspet hareket” ve  “devr-i sabık meydana getirmeyeceğiz” sözü etkili olmuştur. Güney Afrika Cumhuriyetindeki zenciler veya benzer pek çok ülke de aynı tarzı takip etmişlerdir. “Bu kadar zulüm nasıl unutulur” denilecektir ancak unutulmamalıdır ki barış ve sulh hatta zafer affetmeyi bilenlerindir. Peygamberimizin Mekke'yi fethettiğindeki affediciliği ve müsamahası esas olmalıdır ve bu hususta kamuoyunu ikna edecek adımlar atılmalıdır. Yine Hudeybiye Sulhunda olduğu gibi her türlü olumsuzluklara rağmen barış tercih edilmelidir.

Müspet Hareket ve İç savaş

Batılılar “iç savaş”a “sivil savaş” diyor. Aslında bu tabir daha doğru çünkü ölenlerin % 90'ı çoluk-çocuk, kadın, ihtiyar; kimisi açlık ve susuzluktan kimisi bombalardan, kimisi kör kurşundan gibi... Milisler, askerler ve devlet adamları bir şekilde kendilerini koruyabiliyorlar.

Bilindiği gibi Bediüzzaman Said Nursî dâhilde menfi harekete müsaade etmemiş. Cihadın haricî düşmana karşı farz olduğunu ifade ederek; içerde tebliğ, irşad ve ikaz hizmetleri yapılması gerektiğini ifade etmiştir. İçerideki menfi hareketlerden ve silahlı faaliyetlerden masumların zarar göreceğini Kur'an'ın ise buna müsaade etmediğini eserlerinde ifade etmiştir. Emirdağ Lahikası'ndaki son mektubunda da bu hususu şöyle ifade eder: “Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk-çocuğu ganîmet hükmüne geçer. Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket müsbet bir şekilde manevî tahribata karşı manevî, ihlas sırrı ile hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır.”

Yine aynı mektupta Kur'an'ın prensiplerini hatırlatarak asayişi muhafazanın önemine dikkat çeker. Tarih boyunca da İslam dünyasında bu hususa uyulduğunu ve “iç savaş”ın binde bir olduğunu hatırlatır: “Evet mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, asayişi muhafaza etmek içindir. 'Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez' düsturu ile ki: 'Bir câni yüzünden; onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mes'ul olamaz.’ İşte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle asayişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dâhile karşı değil, ancak haricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düsturu ile vazifemiz, dâhildeki asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâm'da asayişi ihlâl edici dâhilî muharebat ancak binde bir olmuştur.”

Ayrıca Mektubat On Altıncı Mektup'ta menfi hareketi “husulü meşkuk bir maksad” yani sonuç alınması şüpheli bir maksat olarak ifade eder ve bu zamandaki dünya dengelerine dikkat çeker.

 

Bugün Suriye'de fiilî bir durum var. Bütün bunlara rağmen müspet hareket prensiplerini hatırlamakta ve yapılan yanlışları gözden geçirmekte fayda var. Bugün büyük ekseriyet, müspet hareketten uzaklaşmakla büyük hatalar yapıldığını kabul ediyor. Fakat bazıları artık geri dönüşü olmayan bir yola girildi ve bu tarzda kararlı olmak gerekiyor görüşünde ısrarlı.

Ancak yaşanan tecrübeler, iç dinamikler ve dünya dengeleri dikkate alındığında müspet hareket için yine de geç kalınmış değil. Hatta müspet hareket ve barışın gerekliliği daha da net olarak ortaya çıkmıştır.

Okunma 199 defa
Hasan GÜNEŞ

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Son Ekledikleri: Hasan GÜNEŞ

Yorum Ekle

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuza emin olun. HTML kodları kullanılamaz.

asder logo

Adaleti Savunanlar Derneğinin ilkelerini benimsiyor ve her alanda "adalet"değerini temel alan kural ve uygulamaların gerçekleştirilmesi için mücadele çalışmalarına katılmanın gereğine inanıyorsanız; bizi takip edin...

E-Bülten

E-bültenimize üye olun. Haber ve duyurularımızı kaçırmayın.

Spam göndermiyoruz.

Bu sitede yer alan yazılar, makaleler, haberler yazarların sorumluluğundadır. © 2017 ASDER. All Rights Reserved.

Design & Development by JoomShaper